| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
aşikar bırakın da çalışalım BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR"kendinize âid olanı inkâr ederseniz birileri size karşı kullanır. " bila kayd u şard lobudlar_devriliyor
1 "böyle televizyonculuğa böyle yazı" etiketi kullanan gönderi "böyle televizyonculuğa böyle yazı" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar
 
Sep
18
    

 

 

Böyle televizyonculuğa böyle yazı!

Telesiyej - 18.09.2008
 
 

 

TELESİYEJ

 

Telesiyej

 

Her kanalın mutlaka bir ağası, bir mafya babası, bir yarışmacı ağabeyi ve bir de sabah ablası olması gerekiyor.


Bu şart bir yerde.


Yani, bu dörtlü bir araya geliyorsa, gelebiliyorsa karada ölüm yoktur kanal kuruculara, kanal kurulmuş gitmiştir zira.


Dizimatik kanallarımız buram buram feodalizm ve mafya kokuyor artık.


Ne ağalıktan vazgeçiyoruz, ne de mafyalıktan.


Ağa ve mafya dizilerine bayılıyoruz.


Türkiye’nin Doğu’sunu ve Güneydoğu’sunu ağalık marifetiyle Batı’sını ise mafya marifetiyle tanımaya başladık. Bazen birbirlerinin alanlarına da girip çıkıyorlar tabii, o da apayrı bir çeşni, doyumsuz bir lezzet kaynağı oluyor hâliyle.


Erdemi, feodalizmin içinde, dürüstlüğü de mafya dizilerinde arama kararını ne zaman aldı TV yapımcılarımız bilmiyorum. Birleriyle haberleşip, toplantılar yapıp filan mı karar alıyorlar, yoksa biri başı çekiyor, diğerleri onu taklit ediyor (dünyanın en hızlı taklit üretimi yapan milletiyiz zira), ilk yapan kazanıyor ama diğerleri, yenik pehlivan güreşe doymaz misali, ısrarla yeni mafya ve ağa dizileri mi diziyorlar bıkıp usanmadan karşımıza?


Yeni bir mafya dizisinin müjdeleri geliyor şimdi. Yakında atv'de başlayacak olan Adanalı adlı dizinin başrollerinde Oktay Kaynarca, Mehmet Akif Alakurt ve Selin Demiratar varmış.


Popüler kültürde zorlanıyoruz kardeşler!


Televizyon, aslında önemli bir popüler kültür mecrası olarak kullanılabilecek iyi bir taşıyıcı olabilir. Bütün sıradanlığına rağmen –gelişmekte olan ülkeler için-, kitleleri aydınlatıcı ve eğlendirici bir rol üstlenebilir. Televizyonun aydınlatıcı ve eğlendirici bu iki özelliği yan yana, iç içe, birbirlerini belirleyerek kullanılmalıdır.


Bu tür bir yaklaşımı dizimatik kanallarda görmek ne yazık ki mümkün değil şimdilik. Bu kanallar sadece eğlence ve oyalama odaklı, heyecan ve gerilimde uzmanlaşan; seyircisini dizikolik hale getiren bir durum içindeler.


Formülü bulmuşlar işte.


Ağa+mafya babası+yarışma ağabeyi+sabah ablası= Turkish TV mucizesi.


Anchorman’miş, siyasi analizciymiş, toplumsal dert babasıymış, bunların hepsi gazoz ağacı bu topraklarda.


Nihayetinde de...


Böyle televizyonculuğa, böyle yazı işte!


Düğün Şarkıcısı, dramatik bir virüs kapmış olmalı


Bayram’ın anne figürü hiç olmadı; bünyeye uymadı bir kere, feodal bir motif olarak ne kadar varlıklı (köşkler, lüks arabalar, şoförler filan) gösterilse de (zengin anne figürünü seyirci sever diye düşünmüş olmalılar; dizinin fakir çocuğunun zengin olma ihtimali, seyircinin kendi zengin olma ihtimalini güçlendireceğinden, kalbinde diziye karşı bir sıcaklık peyda edeceğine inanmışlar zahir), dizinin dramaturjik çalışması içinde yama gibi yer aldı; böyle olunca da drama zedelendi bence.


Bayram’ın birkaç bölümdür işlenen anne figürü, dizide ayrık otu gibi duruyor şimdi.


Başarılı dizi, dramatik bir virüs kapmış, hastalanmış gibi.


Ancak, hastalığının başında henüz.


Dikkatli bir tanı ve tedaviyle sağlığına tekrar kavuşabilir bana göre. Zira sıcak, canlı, samimi, mahalle ve çevre duygusu ayarı çok iyi yapılmış, sevgi ve aşk çizgisi bize ait değerlere ve vicdana oturtulmuş bir dizi Düğün Şarkıcısı.


Bu virüsü farkına varıp, tedavi yoluna girilirse, seyircisiyle duygu birliği içinde yoluna devam edebilir pekâlâ.


Yarış yarış nereye kadar demez mi insan?


Ya, galiba demiyoruz biz bu topraklarda.


Baksanıza, şarkı yarışmaları buhranı, amansız bir hastalık gibi sardı her kanalı.


Bazen seyredecek olduğumuzda, bir sıkıntı yerleşiyor vakıa içimize, hani bir imdat hali, atmosferi yırtıp çıkabilir miyim acep gibilerinden bakışları gökyüzüne doğru daldırıp gitmeler filan oluyor tabii; ama yarışmalar binlerce yıllık kayalar gibi kayıtsız, bizim bu ruhi sıkıntılarımıza.


Kaç yıldır yapıldığını bile unuttum artık.


Sonuçta ne çıktı ki ortaya?


Müzikalitemiz nerelere vardı ki, yılmadan sürdürüyoruz bu şarkı yarışmalarını?


Hangi yeni gırtlaklar, yeni yorumcular keşfedildi mesela?


Yazık değil mi emeğe, harcanan paraya, seyircinin -varsa hâlâ- sabrına.


Reyting patlamaları mı yaşanıyor ki, hala ısrar ediliyor bu işte.


Bilirkişi-jüri konumundakiler dışında kime yararı oluyor bu yarışmaların?


Şarkı yarışmalarının bir de acıklı sosyal tarafı var; Türkiye’nin dört bir yanında, binlerce insan, sonunda iş bulma umuduyla bu yarışmalarda seçilebilmek için çırpınıyor.


Ama ya sonra?