Ahmed Rıza Bey’e kulak verin
ARADA
Markar Esayan
Geçen yazımda Neşe Düzel’in A&G Araştırma Şirketi sahibi Adil Gür’le yaptığı söyleşiden birkaç tespit aktarmıştım. Sizlerin de dikkatinizi çektiğini tahmin ettiğim üzere, üzerinde önemle durmamız gereken birkaç konu var ki, biraz sonra size aktaracağım Sayıştay raporuyla adeta örtüşüyor. Hatırlarsanız, Gür, geçmişte hiçbir hükümetin yolsuzluk nedeniyle düşmemiş olduğunu söylüyordu. Buna bağlı, ya da bu tespiti doğrudan etkileyen bir etken olarak da, seçmenlerin siyasete bakışlarında dürüstlük faktörünün sanıldığı gibi önemli olmadığı araştırma sonuçlarına yansımıştı. Buradan çıkartılabilecek sonuç ülke insanımızın ve siyasetçilerin büyük bir çoğunluğunun dalavereci olduğu değil şüphesiz. Ancak ülkede ciddi bir yolsuzluk geleneği olduğu da ortada. Gün geçmiyor ki, içinde neredeyse ülkenin tüm kesimlerinden birer numunenin olduğu, başını da mafya tipi yapılanmalarla el ele vermiş görevlilerin çektiği bir çete ortaya çıkmasın. Bu tablodan –çoğunlukla sivil siyasetin altını oymaya da hizmet edecek şekilde- her zaman siyasetçiler sorumlu tutuldu. Ancak Ergenekon iddianamesinden de anladığımız kadarıyla durum pek de öyle değil. Söz konusu siyasetçilerin ne kadar “sivil” ve ne kadar “siyasetçi” oldukları şüpheli olduğu kadar, buzdağının görünmeyen kısmında ülkenin gerçek iktidar sahiplerinin bolca yer aldığını görüyoruz.
Yine geçen yazımda bu yolsuzluk geleneğinin bir sapma değil, ana yolun kendisi olduğunu yazmıştım. İttihatçılardan devralınan nüfusun ve sermayenin Türkleştirilmesi operasyonu, yolsuzluğu, “hainlerin malı mülkü helaldir” zihniyeti üzerinden ekonominin bir parçası haline getirdi. Konuyu bir yerinden mutlaka Ermenilere veya diğer gayrimüslimlere getirmek gibi bir derdim yok. Bir okur “Ya biz Türkler hiç mi iyi işler yapmıyoruz, bu kadar mı kötü bir milletiz!” diye tatlı tatlı sitem etmiş. Bu sitemi ediyor, çünkü beni, belki bilerek, belki de fark etmeden kafasında tasavvur ettiği “millet” fikrinin dışında görüyor. Ona göre ben bu analizleri bu ülkenin bir vatandaşı ve bu ülkenin yazarı çizeri olarak değil, bir dış unsur, yani taraf olarak –ve aslında art niyetle- yapıyorum. Dolayısıyla, okurun tahayyülünde kendini de içinde gördüğü “millet” kümesinin içinde yokum. Bu onun suçu değil. Bu ülkenin vatandaşlık tanımı, “öteki” kılınan kitlenin üzerinden yapılmış. Türk olan, aslında biraz da Ermeni, Rum, Yahudi vs. olmayan, Türkçe’den başka anadili bulunmayan demek çünkü.
Marx’ın doğru tespitiyle sosyal ve siyasal her yapı, ekonomi üzerine şekillenir. Altyapıda ekonomik sistem yer alır ve ekonomik koşullar belirlendikten sonra bu yapıya göre üst yapı denilen politikalar kararlaştırılır. Ülkenin ekonomik sistemi el koyma üzerinden temellenince, bu zihniyet de Cumhuriyet tarihi boyunca öncelikle gayri Türk olanların mallarına, bu tükenince de devletin kendisine yönelen bir yağmayla devam etti. İşte muteber politikalar da bu ekonomik altyapıya göre belirlendi. Yani ne Varlık Vergisi, ne 6-7 Eylül, ne de Trakya Olayları konjönktürel birer kaza; aslında bu ekonomik altyapının direttiği ve sürekliliği olan bir politik anlayış. Böyle olunca da, bu ayıplarla, insani yönü ne denli zorlayıcı olursa olsun yüzleşmek mümkün olmuyor. Çünkü yüzleşmek demek, bu ideolojiden kopmak ve tabii ki verilen zararların telafi edilmesi demek...
Gelelim Sayıştay Genel Kurulu’nun 2007 Hazine İşlemleri Raporu’na. Sayıştay Hazine Müsteşarlığı bünyesindeki iş ve işlemlerde, devlet borçları, iç ödemelerle ilgili muhasebe işlemlerinde tespit ettiği usulsüzlükleri TBMM’ye sundu. İşte rapordan birkaç başlık: 1- İş ve Osmanlı bankalarının kurucu hisseleri kayıp. 2- Bütçe giderlerinde şişirme var. 3- İmzasız mali işlemler söz konusu. 4- 10,8 milyon YTL’lik altının kaydı yok. 5- Halkbank’ın hesapları karman çorman. 6- Kıymetli evraklar kayıp. 7- Mali tablolar güvenilmez. 8- Bazı hesaplar gerçekdışı... Liste böyle uzayıp gidiyor. Devletin en önemli kurumlarından biri, adeta bakkal hesabıyla iş görüyor ve Sayıştay durumu tespit ederek lüzumlu önlemlerin alınmasını, sorumluların cezalandırılmasını talep ediyor.
Bunu ihmal veya iş bilmezlikle açıklamak mümkün mü?
Bir örnek da tarihten verelim ve bu zihniyetin sürekliliğini bir kez daha görelim. Eylül 1915’te, tehcire tâbi tutulan Ermenilerin geride bıraktıkları malların akıbeti hakkında bir kanun-u muvakkat (kanun hükmünde kararname) çıkarılır. Bu kararnamenin anlamı, tehcire uğramış olanların bütün mal ve mülklerinin tasfiye edileceği, dolayısıyla mallara devletçe el konulacağıdır. Konu Meclis’te tartışılırken, Ahmed Rıza Bey, cesur çıkışlar yaparak malların yağmalanması etrafında oluşturulan suç ortaklığına dikkat çeker ve kürsüden şöyle konuşur: “Bu bir zulümdür. Beni kolumdan tut, köyümden dışarı at, malımı mülkümü de sonra sat, bu hiçbir vakitte caiz değildir. Bunu ne Osmanlıların vicdanı kabul eder, ne de kanun. Ermenilerin malı kısmen yağma edildi. Kuvve-i Teşriiye Kanunu reddedinceye kadar elde bir şey kalmayacak. Yapılmış şeylerin hepsi yapılmış olacak.”*
Evet, yapılmış olan her şey yapılmış oldu. Olan da sadece Ermenilere değil, hepimize oldu.
*Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Cilt III, Kısım III, s. 48-49.
Diğer Markar Esayan Makaleleri:
- 15.09.2008 - Redd-i zemin gerçekleşmeden
- 11.09.2008 - 1915 kazasının karakutusu
- 04.09.2008 - Gül Yerevan’a gider mi, 6-7 Eylül tekerrür eder mi?
- 28.08.2008 - Bu köşelerin tek kıymetiharbiyesi
- 21.08.2008 - Türkiye Ermenistan ilişkilerinde ambargo kalkıyor mu?
- 14.08.2008 - Büyük sohbetlerin 'küçük insanları’...
- 07.08.2008 - Yüzleşme yoksa, uzlaşma var
- 31.07.2008 - Sessiz ve derin yürüyüş
- 24.07.2008 - Günahı olmayan ilk taşı atsın
- 17.07.2008 - Kimler hayatta olacaktı?
- 10.07.2008 - Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler
- 03.07.2008 - Kutsallarımızla yüzleşme arifesinde
- 26.06.2008 - Geçmişin hayaletleri...
- 20.06.2008 - Tapu Çetesi ve adalet anlayışımız...
- 12.06.2008 - ?ifreler çözüldü, saflar tutuldu
- Tüm yazıları
"kendinize âid olanı inkâr ederseniz birileri size karşı kullanır. "

