| Ferhat Kentel | |
|---|---|
![]() |
|
40 yıl sonra... daha fazla 68
Genellikle içinde yaşanılan zamanda değişim ve beraberinde gelen
sorunlar sizi aşıyorsa, yeni durumları anlamak için kelimeleriniz
yetersizse eskiyle idare edersiniz. Yeninin gücü karşısında eksikliğinizi ve ezikliğinizi eski kelimelerinizle gidermeye çalışırsınız. Çaresizliğinizi sık sık geriye, efsanelere, efsaneleştirdiğiniz geçmişinize dönerek örtmeye çalışırsınız. O
geçmiş aslında çok karmaşık bir gerçeklikler bütünü olmasına rağmen, o
karmaşıklığı bugünkü ihtiyaçlarınıza en uygun şekilde basitleştirir,
gerçekliğin sadece bir cephesini ‘gerçek’ olarak ilan edersiniz.
Sonuç olarak yaptığınız şey, aslında soluğu kesilen eski bir yapının ya
da dilin sadece yeniden üretimine katkıda bulunmaktan, o yapıyı
kutsallaştırmaktan başka bir şey değildir.
Bugün Türk tarihi üzerine,
Atatürk üzerine sürdürülmeye çalışılan dil, böyle bir çaresizliğin ve
basitleştirmenin ürünüdür. Bu dile göre, tarih çok farklı insanların,
görünmez kılınan, yenilmiş olan insanların hikayeleri değildir.
Karmaşık ilişkilerin, ittifakların, öngörülmeyen sonuçların, zaman
içinde başkalaşan, farklı tezahürlere bürünen siyasal ve toplumsal
hareketlerin tarihi değildir. Buna karşılık, yeni olanın karşısına
koymak için kutsallaştırılarak dondurulmuş bir tarihtir. Bu tarih dili,
bu tarih boyunca kazanmış olanların, üstün gelmişlerin dilidir;
iktidarın dilidir...
Her dönemin söylemi ya da kurgusu, bir
önceki dönemin karmaşıklığının üzerine yerleşmiş olan, her şeyi
sabitleştirmeye çalışan bir kurgudur. Bu kurgu geriye dönüp, geçmişi yeniden yazan bir kurgudur.
Ancak bu kurgu bütün iddiasına, bütün çabalarına, bütün ikna
teknolojilerine rağmen, herşeye hâkim olamaz. İktidar ilişkilerini
saklayan bu kurgunun içinden yeni sesler çıkar, direniş çıkar.
Sabitleşmiş iktidar dili bu direnişle, yeni pratiklerle başa çıkamaz;
kelimeleri yetmez... İşte muktedir olanlar bu yeni durumlara
kendilerini adapte edip, yenilenemezlerse sahip oldukları dilin ‘tek dil’, ‘tek gerçeklik’ olduğunu dayatabilecek kutsallaştırma operasyonlarına girişirler...
İşte yeniyi anlayamayan ve eskiyi kutsallaştıran bir iktidar dili olarak kemalizmin gölgesindeki, ‘Türk 68’inin
bugün sorgusuz-sualsiz kutsallaştığı bir dilin sahipleri tam da böyle
bir operasyon içindeler... Geçtiğimiz haftalarda katıldığım bir
“Siyaset Meydanı” programına damgasını vuran, ‘bugün’ ve ‘yeni’ karşısında çaresiz kalan, kelimeleri yetmediği için 68’i kutsallaştıran dil tam da böylesine ‘eskiye’ sığınan bir dildi...
Söz konusu program, on yıllık dönemlerin geride kalmasıyla, bir bakıma yeniden devreye giren ‘hatırlama’ pratiklerine bağlı olarak bütün dünyada ve Türkiye’de de yeniden güncellenen 68 anlatısının en muhafazakar yorumunun hâkim olduğu bir programdı. Avrupa’daki 68 hareketinden farklı olarak Türk 68’ine ve sonrasına nasıl darbeciliğin ve şiddetin dilinin hâkim olduğu yönünde benim dile getirmeye çalıştığım görüşler, bir anda salonda bulunan ‘68’lilerin’ neredeyse tamamı tarafından ‘yanlış bilgi’ olduğu gerekçesiyle hızla savuşturuldu... Ancak ilginç bir şekilde, bu 68’liler, şiddete bulaştıklarını kesin bir dille reddederken,
bir yandan o dönemde herkesin nasıl bir anda bellerinde silahlar
görülmeye başlandığını, üniversitenin duvarlarındaki kurşun deliklerini
anlatıyorlar; diğer yandan da program sırasında, içinde ‘savaşların’, ‘siperlere dayanmaların’ geçtiği marşları terennüm ediyorlardı! Etkilendikleri okumalar arasında Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinin baş köşeyi işgal ettiğini anlatıyor; Avcıoğulu’nun ‘zinde kuvvetler’ ve askerlerle işbirliğiyle yapılacak ‘devrim-darbe’ stratejilerini hatırlatıyorlardı...
Kuşkusuz, Türk 68’i sadece Doğan Avcıoğlu ve benzerlerinin ve de o gün ‘Siyaset Meydanı’na
katılanların çoğunluğunun darbeci ve cuntacı zihniyetleriyle
anlatılabilecek bir dönem değildi. Ancak Türk 68’inin zaman içinde
izlediği güzergaha bu çizgi damgasını vurdu.
1968’e doğru
gelirken, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de genç kuşaklar taleplerle
sokağa çıktılar. Dünyanın, özellikle Avrupa’nın çeşitli kentlerinde
gençler sanayi sonrası toplumun sıkıntılarını üzerlerinde taşırken, Türkiye’de gençler sanayileşmenin ve ona bağlı kentleşmenin, sınıfsallaşmanın sorunlarıyla içiçeydiler.
Türkiye’de gençler adaletli bir toplumsal değişim, değişim içinde söz
sahibi olma gibi arzularla isyan ederken içinde yaşadıkları toplumun,
27 Mayıs gibi askeri bir darbenin ve daha da önemlisi Türkiye’nin yukarıdan aşağıya otoriter modernleşme tarihine damgasını vurmuş olan kemalizmin dilinden bağımsız değillerdi.
Adalet ve özgürlük gibi taleplerini anlatmaya çalışıyorlar, ancak bu
taleplerini, içinde yüzdükleri, onları da biçimlendiren bir hâkim dil
vasıtasıyla anlatabiliyorlardı. Ama onların taklit ettikleri dilin
‘gerçek’ sahibi muktedirler, kemalist de olsa, “isyan”a tahammül edebilecek bir niteliğe sahip değildi. Gerillacılık
yapan, halk kurtuluş orduları, kurtuluş cepheleri kuran bu gençleri
acımasızca büyük bir şiddetle kırdılar; büyüklerin şiddeti küçüklerin
kahramanlığını ve şiddetini ezdi geçti...
Ancak Türkiye ve
sol şemsiye altındaki gençlerinin 68’den itibaren şiddet sarmalına
girmeleri, 68 kuşağının içindeki farklı renkleri görünmez kıldı. En
güçlü şiddet potansiyeline sahip ordu ve cuntacı-darbeci girişimlerle
zaman içinde aralarına mesafe koymuş olsalar bile, daha sonraki
kuşaklara bir miras olarak aktarılan şiddet yoluyla iktidarı ele
geçirme niyeti, ‘iktidar namlunun ucundadır’ sloganıyla yoluna devam etti. Niyetleri ne olursa olsun (kontrgerilla ve faşistler karşısında meşru savunma, insanların hakça yaşadığı sosyalist bir toplum için devrim vb.) toplumda şiddetin yeniden üretilmesinde 68 kuşağının hâkim dili pay sahibi oldu. ‘Sağ’ından ‘sol’una şiddetin meşru olduğu, herkesin kendi hesabına şiddeti yücelttiği, militerleştiği bir toplumda en büyük ‘şiddetli’ darbe 1980’de kolayca meşruiyet kazandı...
68 kuşağında dille kurulan ilişki tabii ki sadece ‘şiddet dili’ değildi. Ancak bu şiddet dili, o dönemin öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz gibi insanları marjinalize etti. Beslendikleri ataerkil zihniyetin modern versiyonuyla mesafe koymayanlar ne kadar ‘kahraman’ ve ‘erkek’ olduklarını ispat etmeye çalışıp, ‘acil’ bir şekilde, en kısa yoldan devrim yapmaya soyundukça militarist iktidar dilini yeniden ürettiler. ‘Barışçı yol’ gibi zor olanı seçen Karadeniz “çatışmayalım” dedikçe ‘pasifistlikle’ suçlandı. ‘Kahramanlık’, ‘delikanlılık’ ve ‘erkek’ dilinin şiddeti, pasifistleri ‘kadınlaştırdı’. ‘Kadın gibi korkak’ görünmekten korkan daha sonraki nesiller -78’liler- hızla ve çok daha yoğun bir şekilde şiddet sarmalının içine girdiler...
İşte bugün Harun Karadeniz’ler karşısında Deniz Gezmiş’leri ‘hatırlıyorsak’, bunun sebebi sadece, en küçük insanlık emaresi taşımayan, Meclis’te “üçe üç!” diye bağıran cellatlar güruhunun, Deniz ve arkadaşlarının idam fermanlarını imzalamalarından kaynaklanmıyor. Bu ‘hatırlama’,
Deniz’lerin ve Mahir’lerin dillerinin 68 gençliğinin çoğulluğundan
galip çıkmalarından ve onların eylemlerinin darbeci generaller
tarafından dünya çapındaki liberal politikalara uyum sağlamak yönünde
en görünür ‘düşman’ı tanımlayıp araçsallaştırmalarından
kaynaklanıyor daha çok... Sosyal adalet için 60’lı ve 70’li yıllarda
sokaklara inmiş, sayısız kayıp vermiş isimsiz işçileri ve
mücadelelerini ka’ale almıyor bu ‘hatırlama’ operasyonu...
Çünkü onların mücadelelerini hatırlamak bugün için çok daha
tehlikeli... Ve sadece kahramanları hatırlamak, ikonlar, idoller ve
kahramanlar üzerinden kendini gerçekleştiren bir dilin devamı için çok
daha faydalı...
Bugün 68’i sorgulayanların varlığına rağmen, kamuoyunda ‘milli kahraman-erkek’ modelinde sunulan ve ikonlaşan 68,
giderek itibarı zayıflayan, hayatın ve toplumun çeşitlenmesiyle
birlikte giderek zaafları açığa çıkan kemalist-ulusalcı çizginin “eskiler” deposunda başvurulan bir kaynak olarak işlev görüyor. 68 ve Deniz’ler vasıtasıyla bu iktidar dili ilave bir ‘asr-ı saadet’ yaratıyor. Ve bu dili kullananlar, her türlü yeniye karşı meşruiyet kazanmış gibi hissediyorlar kendilerini.
İktidar dilinin çizdiği sınırlar içinde öne çıkan geçmişi bugün yeniden
araçsallaştıranlar, aradan geçen zaman içinde o geçmişin izlediği tekçi
ve şiddetli güzergahtan da bağımsız kalamıyorlar. Bugün varlığını
sürdüren ve giderek muhafazakarlaşan dilin tahakkümü altında, yeninin
getirdiği riskler karşısında, geçmişle yüzleşmek yerine onu
basitleştirip, cemaatleşmiş varlıklarını sürdürmek için yeniden
kurguluyorlar.
Sonuç olarak, Türk 68’i özellikle Avrupa
ülkelerinden farklı bir seyir izledi. Bu farkta büyük ölçüde Türk
modernleşmesine damgasını vuran otoriter eğilimlerden gençlerin de
beslenmesi büyük rol oynadı. Ancak bu farkın bir başka nedeni, çok daha
basit düzeyde, gençlerin farklı bir toplumsal yapıda evrilmesinden
kaynaklanıyordu. Sanayileşmekte ve büyümekte olan Türkiye’de 68’e -farklı devrim stratejilerine rağmen- tek bir dil, darbe ya da devrimle ‘devlet iktidarını’
ele geçirmenin dili hâkim olurken, örneğin Fransa’da gençler hayatın
her alanında seslerini yükseltiyorlardı. Fransa’da sosyal refah
devletinin kazandırdıklarının yanısıra makinalaştırdığı insan
bedenlerinin özgürlük arayışı, hayatın her alanındaki iktidarı
sorguluyordu.
Sanayileşmekte olan toplumun, militarizmin,
ataerkil yapıların, pozitivist, toplum mühendisi vesayetçi anlayışın
bütün sıkıntılarını bünyesinde taşıyan ve bu yüzden hayatın her alanını
sorgulamayı beceremeyen ‘eski’ kuşak devrimciler, anlamadıkları yeni
kuşakları ‘apolitik’ olmakla aşağılyorlar... Yeni kuşaklar içinde
eski ikonları yücelten birilerini buldukları zaman mutlu olup,
fikirlerinin hâlâ geçerli olduğunu zannediyorlar. Ancak bugünün
Türkiye’si ise 1968’in Türkiye’si değil; toplumun çok farklı
katmanlarından, sınıflarından, kültürel gruplarından yükselen özgürlük
talepleri eskinin eskimişliğini çok daha bariz bir şekilde ortaya
seriyor. Ve onların beğenmedikleri gençler hayatın tam içinde, hayatı değiştiriyorlar.
İşte bu yüzden
bugünün Türkiye’sinde 68’i yeniden düşünmek, iktidara karşı mücadele
etmek, sadece tepede kurulu olan bir aygıtın ele geçirilmesini düşünmek
anlamına gelmiyor. Bugünün Türkiye’sinde iktidara karşı bütün çoğulluğuyla direniş, eskimiş bir iktidar dilinin parçası olan 1968’i aşarak yeniden ve ‘daha fazla 68’ her zamankinden daha çok ve esas şimdi gündemde...
"kendinize âid olanı inkâr ederseniz birileri size karşı kullanır. "


