| Mithat Sancar | |
|---|---|
![]() |
|
Silahsızlandırma ve Uluslararası İmkânlar
Kürt
sorununda şiddetin ve silahlı çatışmanın bir gün sona erebileceğine
herhalde artık çok az kişi inanıyor. Çeyrek asırdır ölüm adına her yol
denendi, hâlâ da deneniyor. Hayat ise, kendisine bir şans verilmesi
için umutsuzca bekliyor. Hayatı savunmak adına yapılanlar, çoğu zaman
bir fantezi olarak görülüyor. Ölüme karşı her girişim, önce biraz umut
kıvılcımı saçıyor; ama çok geçmeden, bunların, ucuz havai fişeklerden
çıkan cılız ışıltılar olduğu anlaşılıyor. Ölüm yolları tutmuş çünkü ve
hayata geçit vermiyor. Sanki ölüm, bu topraklarda hayatın bir parçası, hatta bizzat hayatın kendisi olmuş. Acı yayıldıkça, bütün bu yıkım neredeyse ilahî bir ceza, bir kara yazgı, ebedî bir lanet olarak yerleşiyor zihinlere.
Oysa dünya alem biliyor ki, şiddetin bulaştığı etnik çatışmalarda "nihai zafer"
diye bir şey yok. Gerçi bizde de başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere,
askerî ve sivil yetkililer, PKK’nın silahlı yöntemlerle, askerî
operasyonlarla bitirilemeyeceğini defalarca kabul ettiler; ama bu
yöntemden vazgeçeceklerine dair ciddî ve samimî bir işaret gelmedi
şimdiye kadar. PKK’nın çeşitli düzeylerdeki yöneticileri de, silahla
bir yere varılamayacağının farkında olduklarını defalarca açıkladılar.
Ama onlar da, muhtelif çağrılara ve girişimlere rağmen, “kayıtsız şartsız silah bırakma”ya yanaşmadılar.
Şu gerçeğin altını bir kez daha çizmemiz gerekiyor: “Toptan imha”nın
mümkün olmaması bir yana; bunu hedefleyen her planın, birlikte
yaşamanın temellerini toptan imha edecek gelişmeleri de beraberinde
getirmesi ihtimali çok yüksektir. Öte yandan, örgüt, şimdi kayıtsız
şartsız silah bırakma kararı verse bile, bunun uygulanabilmesi için
değişik insanî, sosyal, siyasal ve ekonomik tedbirlere ihtiyaç vardır.
Bunları yapma konusundaki görev ve sorumluluk da en başta devlete
düşer.
Devlet derken; esas olarak iki kurum geliyor akla: Genelkurmay ve Hükümet. Genelkurmay, “nihaî zafer”in
imkansızlığına dair bütün açıklamalarına ve tecrübelerine rağmen,
silahlı yöntem dışında bir alternatife açık olmadığını her fırsatta
belli ediyor. Yaman bir çelişki gibi görünse de, anlaşılmaz bir tutum
değildir bu. Sıcak çatışmaların devamı, Genelkurmay’ın sistem içinde
siyasal ağırlığını korumasına çok elverişli bir zemin sunuyor zira.
Hükümet ise, bir dönem çözüm konusunda farklı bir yola açık olduğu izlenimini verdi; ancak uzun süredir, Kürt sorununda “geleneksel devlet çizgisi”ne teslim olmuş görünüyor. Kapatma davası da, AKP’yi bu konuda iyice “terbiye etti”. Hatta AKP’nin “şahinleşme”yi,
kapatma davasına karşı bir tür savunma stratejisi, malum çevrelere bir
mesaj yöntemi olarak kullandığını bile söyleyebiliriz.
Bu durumda, şiddeti sona erdirecek girişimler için gözlerimizi “sivil güçler”e
çevirmek zorundayız. Ancak, ülke içinden gelen ve ülke sınırlarına
hapsolan bu tür girişimler de kalıcı bir etki yaratamıyor. Bir ihtimal
daha var: “Sivil girişimleri uluslararası düzeye yaymak”; yani silahlı çatışmanın bitmesi için, dünyanın sivil güçlerinden ve deneyimlerinden yararlanmak.
Öncelikle şunu belirteyim: Burada kastettiğim, herhangi bir devletin, örgütün ya da kurumun, “iki taraf”ı
masaya oturtmak üzere arabuluculuk yapması değildir. Kürt sorununun
niteliğinin, Türkiye’nin toplumsal yapısının ve siyasal şartların böyle
bir yönteme uygun olmadığını düşünüyorum. Ayrıca “kalıcı barış”ın, ancak bu ülkenin dinamiklerine dayanan bir “toplumsal dönüşüm stratejisi”yle kurulabileceğine inanıyorum. Lakin her konuda olduğu gibi Kürt sorununda da “uluslararası sivil dayanışma”yı bunun önemli bir parçası olarak görüyorum.
Peki ne yapmalı? Her şeyden evvel, silah bırakma çağrılarını soyut bir talep olmaktan çıkarıp, “somut bir proje”yle
desteklemek gerekiyor. Böyle bir proje; silahların nasıl
bırakılacağını, silah bırakanların toplumsal ve siyasal hayata entegre
olmalarına ilişkin önlem ve güvenceleri, silahlı çatışmanın yarattığı
çok boyutlu travmalarla baş etmenin imkânlarını göstermek zorunda.
Bunun için, mesela, Birleşmiş Milletler’in çeşitli dünya
tecrübelerinden derlenmiş standartlarından yararlanılabilir. BM,
değişik silahlı çatışma vakalarında örgütlerin silahsızlandırılması ve
örgüt mensuplarının topluma yeniden entegre edilmesi konusunda
1980’lerin sonlarından itibaren yoğun çalışmalar yürütüyor. “Disarmament, Demobilisation and Reintegration”
başlığı altında işletilen bu program, kısaca DDR olarak biliniyor. Bu
program çerçevesinde, çeşitli ülkelerde başarılı uygulamalara da imza
atıldı. BM’nin on beş ayrı birimi, çok sayıda sivil toplum örgütüyle
birlikte silahsızlandırma ve topluma entegre etmeye ilişkin “bütünleştirilmiş standartlar” (Integrated Disarmament, Demobilisation and Reintegration Standards - IDDRS) adı verilen bir katalog oluşturmuş durumda.
Şimdi bu standartlardan da yararlanarak, Türkiye’nin şartlarına ve Kürt
sorununun niteliğine uygun bir silahsızlandırma ve topluma entegre etme
projesi hazırlayacak bir girişime ve/veya oluşuma ihtiyaç var.
Böyle bir proje hazırlanırken, hem BM’nin ilgili birimleriyle hem de bu
alanda faaliyet gösteren uluslararası sivil toplum kuruluşlarıyla ortak
çalışmalar yapılmalı. Bu çalışmalardan, toplumun geniş kesimlerini ikna
edecek yapıda kapsamlı bir proje çıkarsa; bunu reddedecek veya
engelleyecek ya da bundan kaçmak için bahane üretecek “taraf”
ciddî bir inandırıcılık ve meşruiyet sorunu yaşayacaktır. Şiddette
direten “taraf”ın meşruluk gerekçelerini elinden alacak bir etki bile,
şiddeti sona erdirmek için güçlü bir umut ışığı yaratacaktır. Bu ışık,
giderek sönen “şiddetsiz bir hayat” inancını da yeniden diriltecektir.
Şiddetin
ve silahlı çatışmaların sona ermesi Kürt sorununu hemen çözmeyecektir
kuşkusuz; ama medenî bir çerçevede ve demokratik usullerle
çözüm arayışlarının önünü sonuna kadar açacaktır.
Bu yola girmek, “yeniden toplum olmak” ve demokratikleşmek için vazgeçilmez şarttır.
Unutmayalım, şiddeti bitiremezsek, şiddet bizi er ya da geç bitirecek.
"kendinize âid olanı inkâr ederseniz birileri size karşı kullanır. "


