| Halil Berktay | |
![]() |
Bir parentez. Kruşçev, Özal ve Ermeni meselesi
Kruşçev ile Turgut Özal arasındaki benzerlikten söz edeli üç hafta oluyor (24 Nisan ’08 : “CHP’nin çöküşü ve Solun çöküşü”).
İkisi de (kâh komünist, kâh katıksız milliyetçi) bir hızlandırılmış
modernizasyon modeli olarak ulusal kalkınmacılığın yarattığı
devletçilik kamburundan çıkış yolu aradı. Ülkelerini kuşatan ve
ekonomiye çok ağır bir yük bindiren düşmanlık çemberlerini gevşetmek
uğruna, biri Soğuk Savaşı “yumuşatma”yı, diğeri Kürt ve Kıbrıs (hattâ belki Ermeni) sorunlarını çözmeyi denedi/düşledi.
Bu
bağlamda, ilk bakışta pek göze çarpmayan bir ortak paydaları da,
devraldıkları siyasî mirasın geçmişinde, karanlık koridorlarında saklı
iskeletlerden söz edebilmeleriydi. Kruşçev, SBKP’nin 1956’daki 20. Kongre’sinin 24-25 Şubat tarihli kapalı oturumuna, “Stalin döneminin cinayetleri”
konusunda özel bir rapor sundu. Özal ise, anlaşılan, 21. yüzyılın
eşiğindeki çağdaş Türkiye’nin, Enver, Talât ve Cemal triumvirinden
oluşan İttihatçı askerî diktatörlüğünün 1915’teki cinayetlerinin ölü
ağırlığından nasıl kurtulabileceğini -- hiç olmazsa, kurtulması gerektiğini -- düşünebilmiş; kulislerde, yarı-kapalı kapılar ardında da olsa gündeme getirebilmişti.
Bu olay basına Sefa Kaplan’ın bir yazısıyla yansıdı (Hürriyet, 7 Mayıs 2005).
Kaplan’ın, dönemin Washington büyükelçisi Nüzhet Kandemir’den
aktardığına göre Özal, 1991’de ABD’ye yaptığı bir ziyaret sırasında
Kandemir’e “Şu Ermeni soykırımı meselesi fena halde can sıkmaya
başladı. Türkiye olarak bu soykırımı tanısak ve bu iş sona erse daha
iyi olmaz mı ?” diye sormuştu. Gene Kandemir’e göre, “bu sözleri
gazeteciler dahil herkes dehşet içinde dinle[miş], Dışişleri mensupları
ne yapacaklarını şaşır[mıştı]…. Biliyorsunuz, kendisi böyle fikirler
ortaya atar ve tartışılmasını isterdi. Bu da onun gibi bir şeydi.” Eski büyükelçi ve dışişleri bakanı İlter Türkmen de, “Özal
konuları enine-boyuna tartıştırmak için böyle öneriler ortaya atardı,
amacı bu tür netameli konuların da tartışılabileceğini göstermekti” sözleriyle, Kandemir’i adetâ doğruluyordu.
Tahmin edilebileceği gibi, bu vesileyle Özal’ın anısı bir kere daha ulusalcıların hücumlarına hedef oldu. Taha Kıvanç (ya da Fehmi Koru) ise bir hafta sonra, bunun aslında Nüzhet Kandemir’in (ve belki İlter Türkmen’in) kendi görüşleri olabileceği, ama “yutkunmak veya uluorta söyleyip sonucuna katlanmak yerine” artık hayatta olmayan, dolayısıyla onları tekzip edemeyecek bir cumhurbaşkanına atfetmeyi yeğledikleri yorumunu getirdi (Yeni Şafak, 14 Mart 2005).
Gerçi
ben bu spekülasyona katılmıyorum, çünkü aktarılan ifade çok Özal
kokuyor; Özal’ın kendine has, tabusuz ve komplekssiz düşünme
kapasitesini yansıtıyor. Ama diyelim ki öyle -- işin özü itibariyle ne
farkeder ? Fikir ister eski cumhurbaşkanının, ister kıdemli iki
dışişleri mensubunun fikri olsun, dile getirildiği anda bir itiraf
niteliği taşıyor. Osmanlı Ermeniliğinin tehcir sırasında büyük ölçüde
yok edildiği, gerçek olmasa; resmî inkârcılığın dediği gibi, bir
yalandan ibaret olsa, bunun kabulü diye bir seçenek gündeme gelir mi
hiç ? Kendine ve pozisyonuna güvenen hangi yönetici elit, durup
dururken bir iftirayı kabullenmeyi aklından geçirebilir ?
Kaç
kere yazdım, söyledim : bütün üst kademeleriyle, sinir merkezleriyle,
cumhurreisleri, hükümetleri ve hariciyesiyle devlet, pekâlâ biliyor
1915’te ne olduğunu. Truth, verity, reality anlamında neyin doğru,
neyin yanlış olduğunu tartışmıyorlar bile. Her “sözde” dendiğinde yalan söylendiğinin de farkındalar. Onlar için tek sorun, bunca yıl “yok” dedikten sonra şimdi nasıl “var” diyecekleri, “var”
demenin sonuçlarının ne olacağı. Dünyayı ikna şansı zaten sıfır; iç
politika tâyin edici. Bir örnek daha vereyim. Çeşitli tartışmalarda
“ama orada kalmaz ki; tanırsak toprak da isterler, tazminat da” deniyor
ya… Burada toprak ve tazminat bahane, bir umacı (zira Ermenistan’ın
dahi savunmadığı bu talepleri, sırf Kaliforniya Taşnaklarının
tutturması olanaksız). Aslolan, kamuoyu önünde bu virajı alma korkusu.
Bu kayıtla, her “ama orada kalmaz ki” dendiğinde, soykırım yeniden ikrar edilmiş oluyor.
Boğulan reformlar çizgisinde, Cao Ziyang örneği
Gecikmiş-hızlandırılmış,
yukarıdan aşağı, otoriter modernizasyon deneylerinin adım adım
duraganlaşma aşamalarında, boğulan reformlar ve reformcular deyince,
Kruşçev ve Turgut Özal ile birlikte, mutlaka Cao Ziyang da geliyor
akla. Üstelik, üçünün de takıldığı ortak bir nokta var : demokrasi ve
hukuk reformu. Ayrıca, en azından ikisine kurulan tuzaklar, devletin
sınırsız ve hukuk dışı zor kullanımıyla ilgili.
Önce ve bir kere
daha, Kruşçev ve Özal. İkisinin de değişim vizyonu politikalar
düzlemiyle sınırlı kaldı; temel kurumları dönüştürmeyi içeremedi. (1) Kruşçev, 20. Kongre’de gizli polis terörü ve “kişiye tapma kültü”ne karşı çıktı. Stalinizm kadar keyfî olmayan bir “sosyalist legalite”yi savundu. Ama özünde, “proletarya [= parti] diktatörlüğü”
teorisi ve pratiğine dokunamadı. Başlı başına bu, gerçek bir hukuk
devletini olanaksız, erişilmez kıldı. Dahası, aynı 1956 yılında Macar
ayaklanması patlak verdi. Politbüro içindeki muhafazakârlar, “sosyalist sistem tehlikede”
diye Kruşçev’i müdahaleye zorladı. Büyük dönüşüm süreçlerinin başını
çekenler, bazen böyle tercihlerle karşılaşır : demokrasiye, reformlara
veya devrime devam mı, yoksa düzeni, devleti, (varsa)
imparatorluğu savunmaya çekilmek mi ? 1908’den sonra İttihatçıların
konumu da buydu. İşçi grevlerini ezmeyi, Libya’da savaşmayı, Balkan
uluslarıyla düşmanlaşmayı yeğlediler -- ve bu, “hürriyet”in sonu
anlamına geldiği gibi, savaş ve soykırıma da yol açtı. Kruşçev’in de
Sovyet tanklarını Macaristan’a yollaması, statüko yanlılarına teslim
olması demekti. Sekiz yıl daha süründü gerçi. Ama yolunu şaşırmıştı bir
kere; yelkenleri pörsümüş, kendine bağlanan umutları tüketmişti.
Hakkından gelemediği parti bürokrasisi, onun hakkından geldi. Farklı bir Masalların Masalı :
1964’te Brejnev-Kosigin-Podgorni üçlüsü geldi. Önce Podgorni gitti,
Brejnev-Kosigin kaldı. Sonra Kosigin de gitti, Brejnev kaldı. Sonra
Brejnev gitti. Sonra SSCB de gitti.
(2) Özal, Türkiye
ekonomisinin devletçi, himayeci ve kendi içine kapalı yapısına karşı,
piyasa kurallarının işlerliği, dışa açıklık ve dünyaya entegrasyon
yönünde önemli adımlar attı. Ancak bunu yaparken, sistemin ataletini
belirli noktalara yetenekli “prens”lerini paraşütle indirmek suretiyle aşabileceğini sandı. Karl Polanyi,
laissez faire liberalizminin yanlışlığını; piyasanın doğal olmadığını,
tarihin her aşamasında görülmek şöyle dursun, ancak çok özel koşullarda
ortaya çıkabildiğini, daha 1940’larda vurgulamıştı. Sağlıklı bir
kapitalizmin, belirli bir hukuk ve kültür çerçevesi olmalıydı. SSCB ve
Doğu Avrupa’da 1990’dan itibaren yaşananlar, pazar ekonomisinin
kendiliğinden, tıkır tıkır işlemesini bekleyen herkese, bu dersi tekrar
öğretti. Ama bu anlayış 80’lerde henüz yoktu. Özal hukuk alanını
önemsemedi; kapsamlı bir hukuk reformunu öngörmedi, ya da habire
erteledi. Yeni piyasa ekonomisi akılcı hukukî dengelerden yoksun
kalınca, benzersiz bir yolsuzluk furyası yaşandı. Yakın çevresinin de
yuvarlandığı bu girdap Özal’ı korkuttu. Atatürkçü ulus-devletin
tabulaştırdığı alanlara pek giremedi. Tersine, siyaset alanını terk
ederek Çankaya’ya çıktı-sığındı ve orada öldü.
Hem Kruşçev hem Özal, değiştirmeye kalkıştıkları rejimin şiddetli direnişiyle karşılaştı. Özünde, ikisi de revizyonizmle damgalandı (bunun Türkiye’deki özel adı “liboş”luk oldu). Sonuçta, Sovyetlerin ve Türkiye’nin kendine özgü, hukuk devletini aşan “derin” mekanizmaları, her ikisinin başını yedi. Özal ile aşağı yukarı aynı sıralarda, (3) Cao Ziyang da benzer bir süreçten geçti. Cao (veya Zhao),
1980-87 arasında Çin başbakanıydı ve ekonomiden sorumluydu. Partinin
başında ise ufku en geniş olan Hu Yaobang vardı. Ama asıl iktidar
görünüşte hiçbir sorumluluk taşımayan “iki ihtiyar”da, daha çok
Deng Şiaoping ile biraz da Çen Yun’da toplanıyordu. Çok tehlikeli bir
durumdu bu, çünkü davul önce Hu’nun ve sonra Cao’nun boynunda, ama
tokmak daima Deng’in elindeydi. Nitekim sonraki gelişmeler içinde
görece demokrasi yanlısı Hu ve Cao yenilecek; Deng’in “piyasaya evet, demokrasiye hayır” çizgisi egemen olacaktı.
Taraf- 15 Mayıs 2008
Taraf-17 Mayıs 2008
"kendinize âid olanı inkâr ederseniz birileri size karşı kullanır. "


