| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
aşikar bırakın da çalışalım BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR"kendinize âid olanı inkâr ederseniz birileri size karşı kullanır. " bila kayd u şard lobudlar_devriliyor
Yazılar
 
Sep
18
    

 

BAŞYAZI
 
MEHMET BARLAS
MEHMET BARLAS
 

Açık mektuplar aslında okurlara yazılıp gönderilir...

Şahin Alpay Zaman'da, Hasan Cemal de Milliyet'te, Başbakan Erdoğan'a yazdıkları "Açık Mektup" ları önceki gün yayınladılar.
Hasan Cemal'in açık mektubunun ikinci sayfası da dün yayınlandı. Mektubun yarın da devam edeceğini yazmıştı dün sevgili Hasan Cemal.
Bu köşe yazılarının açık mektuplara dönüşmesi, aslında biraz gariptir.
Yıllar önce bir televizyon kanalındaki canlı yayında açık oturum yönetiyordum.
Konuşmacılardan bir söz alıp, şöyle demişti:
- Sayın Barlas... Şimdi çok özel ve çok önemli şeyler açıklayacağım. Bunların aramızda kalmasını rica ediyorum.
Ben de teminat vermiştim ona:
- Sayın konuşmacı, ne söyleyecekseniz çekinmeden söyleyebilirsiniz. Bunları sadece siz, ben, diğer konuşmacılar ve televizyon izleyicileri duyacaktır.
Gazetelerdeki köşelerdeki açık mektuplar da biraz buna benzer.
Hakkı Devrim'in deyişi ile "Köşe kadıları" olan bizler zaten her gün açık mektuplar yazmaktayız.

Reagan, İnönü, Özal
İktidardan muhalefete, Amerikan Başkanı'ndan Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri'ne kadar uzanan alanlardaki her ileri gelene ve her ileri gidene uyarılar yapıyoruz, yollar gösteriyoruz.
Neticede sırtımızda "Gazeteci sorumluluğu"ndan ve "Meslek ilkeleri"nden başka küfe yok.
Uyardığımız ve yol gösterdiğimiz yöneticiler ise, yazılarımızı işlerine geldiği zaman okuyorlar.
Amerikan tarihinin en fazla kamuoyu desteğine sahip müteveffa Başkanı Ronald Reagan, aleyhindeki yazıları hiç okumadığını her fırsatta açıklardı mesela.
Bizde rahmetli İsmet İnönü ise, hakkındaki her yazıyı lehte veya aleyhte olmalarına bakmadan mutlaka okurdu.
Mesela Yapı Kredi tarafından yayınlanan İnönü'nün not defterlerinde, İlhan Selçuk'un ve İlhami Soysal'ın yazılarına 1960'lı yıllarda nasıl sinirlendiğine ilişkin notlarını görürsünüz.

Okumazlar ki
24 yaşımdayken 2'nci Dünya Savaşı'nda izlediği politikalar üzerinde Cumhuriyet'te yazdığım bir yazı üzerine, beni arayıp teşekkür etmişti rahmetli İsmet İnönü.
Demek istediğim şu:
Bazı yöneticiler (ve siyasetçiler) ne yazarsanız yazın sizi okurlar, bazıları da kendilerine gönderilen "Açık Mektup" ları bile okumazlar.
Kuşkunun egemen olduğu, her taşın altında buzağının arandığı toplumlarda ise, açık mektuplar değil, özel telefon konuşmaları ya da kapalı toplantılardaki diyaloglar daha fazla ilgi çeker.
Şahin Alpay'ın ve Hasan Cemal'in açık mektuplarını bu şekilde ele aldığım için, onları yanlış bulduğumu söylemek istemiyorum.
Açıkçası ben de rahmetli Turgut Özal'a açık mektuplar yazmıştım.
Bu mektuplardan bazılarında "Hukukun üstünlüğü" ilkesinin ne anlama geldiğini anlatıp, Özal'ın "Hukuk sadece mantıktır" şeklindeki mühendisçe yorumunun eksikliğini anlatmaya çalışmıştım. Bazı açık mektuplarda da, siyasetçinin ve ailesinin sırça köşklerde yaşadıklarını ve dikkatli olmaları gerektiğini vurgulamaya çalışmıştım.
Özal'la hemen her gün görüşürdüm. Her gün de gazetedeki köşemde yazardım.

Asıl adres nedir?
Neden böyle açık mektuplar yazmak gereğini hissettim bilmiyorum.
Bu açık mektuplar galiba yazılana değil, okurlara gönderiliyordu.
Açık mektupları yazanlar "Ben bu siyasetçiyi destekliyorum, ama onun taraftarı da değilim, ona bağımlı da değilim. Bakın işte onu eleştirebiliyorum" demek istiyorlardı.
Bu konuyu da bir fıkra ile bağlayayım. Okyanustaki bilimsel araştırma için aylarca deniz üzerinde bir gemide kalan bilim adamı, kaptana "Yalnızlıktan bunaldım. Bir kadın arkadaş yok mu gemide" diye sormuş.
Kaptan da "Gemide kadın yok ama, kabul ederseniz geminin Çinli aşçısı size eşlik edebilir" demiş.
Bilim adamı kaptana yine sormuş:
- Ama Çinli aşçı ile bu beraberliğimi sadece siz , ben ve Çinli aşçı bilecek.. Sadece üç kişi bilecek bunu, değil mi?
Kaptan gülmüş:
- Hayır bu beraberliğinizi beş kişi bilecek... Siz, ben, Çinli aşçı ve Çinli aşçının kollarından tutan iki tayfa bilecek, demiş.
Açık mektupları da, bu mektubu okuması gereken dışındaki herkes okur.

 



 
Sep
18
    

 

Dipsiz Kuyu
 
Hasan Bülent Kahraman iki yazıdır "önemli bir tahlil" yapıyor

Muharebe ile asıl savaş

Hasan Bülent Kahraman iki yazıdır "önemli bir tahlil" yapıyor...

"Erdoğan-Doğan tartışması"nı büyük bir çatışmanın, "Anadolu-İstanbul meydan muharebesi"nin, "Anadolu ve İstanbul burjuvazileri
 
kapışması"nın, "rant ve paylaşım savaşı" nın zirvesi olarak değerlendiriyor.

Bunu daha ayrıntılı tartışmaya çalışmak isterim ben de.
Daha sonra.

Seri yazıları tamamlanınca.
Şu kadarını söyleyebilirim.
Bir çatışmayı, sadece çatışmaya bakarak anlayamazsınız.
Esas açıklayıcı olabilen çoğu zaman "uzlaşma"dır.
"Çelişki"nin hakikaten "devrim"e mi yol açtığı, yoksa "devrim" sanılanın içinde yeni bir denge olmakla birlikte, "sınıfsal tahakküm"ün benzer biçimde yeniden üretimi manasına mı geldiği, hangi harbi çelişki karşısında "büyükler"in uzlaştığıdır.
İçeride ve dışarıda, Anadolu'da ve İstanbul'da mutabık kalınan temel nedir?
Çatışma halinde dahi esas mutabakat zemini, esas sağlam ve ortak sahne nedir? Kimlere karşı ve neden yanadır?
Ve sistem eninde sonunda neyi yeniden üretmek, kimlere sürekli hükmetmek üzeredir?

Fener denizi
Daha sonra ayrıntılarıyla tartışmak istediğim, bu zaviye.
Esasında, akademisyen ve "aydın" değil, "gazeteci" olduğum için, yıllardır, tersaneden dershaneye, bankadan askeriyeye, medyadan alışveriş merkezlerine, "hayattan, hayati örnekleri" görmeye, duymaya, anlamaya, anlatmaya çalışıyorum.
AKP iktidarının, bunca "yabancılığa" rağmen "küresel piyasa" ile eklemlenmede geçmişe göre daha "başarılı" olmasının önemli bir sebebi de şu:
"İyice esnemiş ve emek örgütsüz piyasa"nın, benim tabii ki bazen abartılı görünen ifadeyle "köleci piyasa" dediğim düzenin "İstanbul'da da Anadolu'da da... Yerel sermaye için de, yerli sermaye için de, yabancı sermaye için de, küresel sermaye için de" parlak biçimde oturtulma çabası.
Peki, insanlar "kafadan köle" olmak istemeyeceğine göre... Kitlesel destek nereden?
Kimi itiraz ediyor zaten, ama kiminin hiç itirazı yok.
"Deniz Feneri" gibi şaibeler (suçlar) ile zanlıları (mahkûmları), sadece "yolsuzluk, usulsüzlük, cebe, yandaşa, siyasete finans" görme ve gösterme arzusu hakikate tek gözle bakmak olur mesela.
Bu "taşıma sular"ın, "insanlara hak, hukuk, bağımsız ve örgütlü mücadele" den ziyade, kısa sürede daha etkili, daha vicdani ve insani görünen "merhamet, hayır, yardım, kol kanat" ve dolayısıyla "siyasi kanaat" taşıdığını, hayatlarına yama yapıp umutçuk verdiğini hiç kavramamak olur.
Aç bir insan için bir kilo pirincin ağırlığını, büyüklüğünü küçümsemek, dolayısıyla insanı ve ülkesini, milyonlarca yoksulluğu asla tanımamak olur.
Amerikan İç Savaşı'nı bilenler, "Kuzey'in vaat ettiği özgür emek piyasası" karşısında, çok sayıda "köle siyah"ın, ırkçılar bir yana da, neden "Güney'in iyi kalpli toprak (ve köle) sahipleri"ne bağlı ve bağımlı kaldığı üstüne dahi düşünebilir.

Köleci piyasa
"Şimdi tartışmayacağım" dediğim şeyi tartışmaya başladım.
Keseyim.
Benim için kilit kavram "Köleci piyasa düzeni".
AKP, kendini bir açıdan da buna adamış iktidar oldu.
"İstanbul"un bir itirazı oldu mu? "Laik, demokratik Batı"nın?
Hikayenin bir yüzü de bu.
İşte o yüzün en çarpıcı örneklerinden biri, Milli Eğitim Bakanlığı'nın kızdığı ifade ile, "Eğitimin emek piyasasında köleleştirilmesi... Esnetilip mevsimlik işçileştirilmesi, ameleleştirilmesi."
Günlerce yazdım. Yüzlerce yüzlerce "yılgınlık, kırıklık" öyküsü yollandı bana.
Şimdi konunun uzman gazetecileri, Pervin Kaplan ile Nergis Demirkaya "dizi dizi" yazıyor Sabah'ta.
Basit ve bayağı bir sistem:
Kadrolu öğretmen sayısını nispi olarak azaltıp boşlukları "sözleşmeli" ve "ücretli" öğretmenle doldurmak, yani idare etmek. Büyük bir "aday ordusu" nu da bekleterek, sözleşmeli ve ücretliye, her işe, geçiciliğe ve esnemeye razı kılmak.
"Masrafları epey azaltan" bir sistem. IMF'nin dayattığı, küresel ve yerli (İstanbullu, Anadolulu) sermayenin hep terennüm ettiği "bütçe disiplini".
Kendine, geleceğine, eğitimine, mesleğine güvensiz; her an işsiz kalmaktan korkan; kolayca boyun eğen; razı olan, rıza gösteren, o haline bile şükreden; amirinden, müdüründen ürken; kaderi iki dudak arasında; bağımlı; dayatılanı kabullenen; eleştirel düşünce öğretmek bir yana kendisi eleştiriden men edilen; oradan oraya sürüklenen; geçici, uçucu; ayakta durabilmek için torpil ve "hatırlı kişi" peşinde koşan; parti ve bürokrasi kapıları aşındıran; birbiriyle dayanışmadan ziyade meslektaşını rakip ve hasım belleyen; dershanelere ve özel okullara ucuzlamış emek halinde boca edilen "öğretmen"; bedava kitapla kutsanıp "bedava" öğretmenle aşağılanan "kamu" eğitimi.
Hikâyenin böyle sayfalarını "Anadolu-İstanbul muharebesi"yle izah edemezsiniz.
O "muharebe" yine vardır tabii, ama esas "Büyük savaş" (hâlâ) başka türlüdür!
Okul sınıflarında da, öteki sınıflarda da.
UMUR TALU
UMUR TALU


 
Sep
18
    
okuryazarhay | 18 Eylül 2008 15:50 | 0 fav | etiket:  

 

‘Amerikan rüyası’nın sonu  

Takvimlerin 1844 yılını gösterdiği günlerde, sığır üreticisi bir babanın 23 yaşındaki maceracı evladı olarak Almanya’nın Bavyera’sından yola çıkıp, kapağı Amerika’ya atan Henry Lehman ve daha sonra kendisine katılan kardeşleri Emanuel ile Mayer’in kurdukları bir şirketle başlayan maceranın ‘kapitalizmin sonu mu’ yorumlarıyla nihayetlenmesi enteresan...

Amerikan ‘mortgage devleriFannie Mae ile Freddie Mac’ın yaşadıkları kriz sonucunda hükümet kontrolüne geçmesine karşın Wall Street’i yıkan krizin büyümesi, dünya açısından ciddi alarmdır. Öyle bir alarm ki, Amerikan yönetimi, dünya sigorta devi AIG’yi, liberal ekonomi uygulamaları açısından şaşırtıcı kabul edilen bir kararla, Merkez Bankası kaynaklarından 85 milyar dolar aktararak kurtarmak zorunda kaldı! Bilinen ana gerçek, dünyanın önde gelen üç büyük finans kuruluşundan biri olarak kabul edilen Lehman Brothers’ın iflasıyla toplam 26 bin ‘kalifiye’ bankacının sokakta kaldığıdır. Bitmedi... Bu insanların emeklilik fonları şirketlerine yüzde 25 oranında ortaktı, buhar olan 10 milyar dolarlarıyla birlikte emeklilik hayalleri de yok oldu.

Tabii, son bir yıl içinde Amerikan hizmet sektöründe işsiz kalan 110 bin çalışana geçtiğimiz pazartesi günü 25 bin Hawlett Packard çalışanı da katılmış durumda. Krizin devamında kaç milyon kişinin evine ekmek götüremeyecek duruma düşeceği, bunun devamında dünyanın diğer ülkelerinde kimlere neler olabileceği kesin olarak tahmin edilemiyor.

Ama benim tahminim, Lehman Brothers’ın CEO’su Richard S. Fuld’un sadece geçen yıl aldığı 40 milyon dolarlık maaş (!) ile 2004 yılında Florida’nın Jupiter Adası’nda satın aldığı 13.5 milyon dolarlık malikaneye çekileceği ve arada bir yakın dostlarıyla ‘ne olacak bu işler’ muhabbetleri yapacağıdır.

Kapitalizm acımasızdır... Krizlerin bedelini yaratanlar değil, işçiler, teknik elemanlar, KOBİ’ler, emek insanları ve namuslu profesyoneller öder...

Parayı ‘değer yaratmak’ yerine bilgisayar ekranında ‘spekülasyon’ amaçlı kullanmaya yönelmiş bir sistem, kurduğu, ‘kurumsal yolsuzluklar’a dayalı sistemin bedelini ödemeye hazırlanıyor...

Detroit, Chicago gibi efsanevi sanayi merkezlerini yok eden, ‘gerçek üretimi’ Çin’in ‘köle işçi’ çalıştıran fabrikalarına devreden ve paradan bir takım finansal oyunlar ile para kazanmaya alışmış bir ‘asalaklığın’ sonuna geldik...

Son sözü, kapitalizmin en önemli kurumlarından Financial Times söyledi: ‘Amerika’nın en büyük yedi finans kuruluşunun başındaki yönetim kadrolarının son üç yıl içindeki toplam maaş ve primleri 95 milyar dolar tutarken, bu bankaların aynı dönemde toplam 500 milyar dolar zarar etmiş olmalarını anlamamız gerekiyor...’

Şu anda yıkılmakta olan böyle bir dünyadır...


‘Yaygın savaşa’ doğru


Amerikan sistemi, 1930 Buhranı’na benzer gelişmeleri, büyük olasılıkla, dünyanın ‘savaş coğrafyasını’ genişleterek aşmayı deneyecektir. Zaten bunun bütün belirtilerini yaşıyoruz.

1- Amerikan liderliğindeki NATO Afganistan’da zor durumda. Büyük Britanya İmparatorluğu ile Sovyetler Birliği’ne mezar olmuş bu topraklar her an bir başka imparatorluğu devirebilir.

2- Rusya ile ilişkiler büyük kırılganlık yaşıyor, Ukrayna ve Gürcistan zeminindeki gerginliğin, Polonya’ya yerleştirilen Amerikan füzesavar sisteminin sonunun nereye varacağı belli değil.

3- Daha da vahimi. Amerikan yönetimi sessizce, İran’a karşı bir deniz ambargosunun ilk adımını attı ve İran’ın resmi deniz nakliyat şirketini ülkeye nükleer malzeme taşıyabileceği düşüncesiyle kara listeye aldı. Hedef, İran’a giden gemileri durdurup kontrol etmek. Tahran da Basra Körfezi’nin kendi sularına dönük güvenliğini Devrim Muhafızları’na devrettiğini açıkladı.

Tahminim: Kızılca kıyametin yakın bir gelecekte Hürmüz Boğazı’ndan, dünyanın en önemli petrol alanında patlayacağıdır. Aman dikkat!..

 



 
Sep
18
    
okuryazarhay | 18 Eylül 2008 15:47 | 0 fav | etiket:  

 

 

Az sayıdaki bağımsız

salonlar, arthouse’lar kimseden destek görmedikleri için kapanmak üzere.

Bağımsız dağıtımcıların da durumu çok zor.

Film gösterimi yakın bir

gelecekte bambaşka bir niteliğe bürünecek.

Ama kalan ömürlerini tamamlamakiçin önce korsandan korunmaları gerek.

İzleyici korsana teslim  

Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, Türk sinemasının tek eksiğinin izleyici olduğunu söyleyip bunun temel nedeni olarak bilet fiyatlarını gösterdi.

30 milyon bilet satışının, aslında 140 milyon olması gerektiğini söyledi.

Haklı, ama her köşede açık açık korsan DVD satılan, herkesin bilgisayarına çatır çatır DIVX formatında film indirebildiği bir ülkede artık 2-3 YTL’ye

sinema bileti satsanız ne olur?

Üstelik bu yaz birçok sinema indirim yaptı, pek bir işe yaramadı.

Bu iş kolunun kontrolü çoktandır yeraltı dünyasının elinde. Kanunsuzluk hüküm sürüyor.

Kapılarında vize, tercüme bürosu tabelası asılı apartman katlarında, iş hanlarında, yasal DVD ve CD satan dükkanların tezgah altlarında, arka

odalarında hangi filmi isterseniz bulmanız mümkün.

Yurt dışı festivallerine giden, basın gösterimlerinde filmleri vizyona girmeden önce izleyen, kültür

merkezlerinin programlarını takip eden biriyim meslek icabı...

Zaman zaman benden önde gidiyor korsan izleyicileri!

Büyük dağıtımcıların ve büyük salon sahiplerinin vaktiyle kalabalığa burun kıvırdıkları, Avrupa başkentleriyle aynı fiyata bilet satmayı tercih ettikleri sır değil.

O dönemde alışveriş merkezleri yeniydi, gıcır gıcır şık salonlara gitmek, kocaman koltuklara yayılıp, özel bölmesine içecek koyup, az sayıda kişiyle film izlemek ‘in’ idi. Haftasonu üç akşamda geri kalan günlerin açığını kapatıyorlardı. Hatta yer bulunmadığı oluyordu gözde salonlarda.

Gel zaman git zaman alışveriş merkezi sayısıyla birlikte salon sayısı da arttı. Yüksek bilet fiyatını dert etmeyenler evlerine home cinema sistemleri

kurdu, geniş ekran televizyonlar, içine gömülünen koltuklar satın aldı. Filmleri ‘en önce’ izlemek ve bununla çevrelerine ‘hava atmak’, evde film

izleme partisi vermek yaygınlaştı. Sinemaya gitmek ‘out’ oldu.

‘Doğal’ izleyicilerin; eğitim düzeyi, genel kültürü yüksek, sanat etkinliklerini ‘in’ ya da ‘out’ olmasına aldırmadan takip eden, sinemanın ne olduğunun

farkında olan kişilerin çoğunluğu ise sabit gelirli. Bu yüzden yüksek bilet fiyatları onları vurdu. Bir kısmı köşesine çekildi, bir kısmı korsan VCD alarak

anti - kapitalist eylem yaptığına inandırdı kendini. Eskiden gruplar halinde sinemaya giderek sosyalleşen gençler ise artık bilgisayarın başına çakılı

yaşıyor. Hala sosyalleşenler evlerinde kan gölü filmler izledikleri geceyarısı seansları düzenliyorlardı, artık çoğunlukla popüler bir dizinin bilmem

kaçıncı sezon bölümlerini art arda izliyorlar.

Ülke nüfusunun hafta içi geceleri televizyon dizilerine kilitlendiğini ve vizyonun artık kiloyla satılmaya müstahak yapımlardan ibaret hale geldiğini de

bu umutsuz tabloya son fırça darbesi olarak indirince oturup düşünmek gerekiyor. Neden devlet korsanla şöyle diş göstererek, kararlı biçimde

mücadele etmez? Belediye zabıtası bütün seyyar satıcıların peşinde koşarken korsan kitap, CD ve DVD satanlar nasıl böyle rahat rahat tezgah

açar? Neden kimsenin umurunda değil bu bariz hırsızlık? Bu işin vardığı boyuttan Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nun haberi olmayabilir, ne

de olsa Maliye Bakanlığı’nın alanına giriyor. Ama her isteyen korsan DVD alabildiği sürece sinemalar belini doğrultamaz.

 

Az sayıdaki bağımsız

salonlar, arthouse’lar kimseden destek görmedikleri için kapanmak üzere.

Bağımsız dağıtımcıların da durumu çok zor.

Film gösterimi yakın bir

gelecekte bambaşka bir niteliğe bürünecek.

Ama kalan ömürlerini tamamlamakiçin önce korsandan korunmaları gerek.

 



 
Sep
18
    
okuryazarhay | 18 Eylül 2008 15:46 | 0 fav | etiket:  

 

Logo()

Ya Almanya olmasaydı

Ya Almanya olmasaydı  

 

Önce...

Hikáyenin kısa özeti...

Ne olmuş?

Almanya’da 1999’da kurulan Deniz Feneri Derneği...

2002-2007 arasında 41 milyon 423 bin 158 Euro bağış toplamış.


Bankalardan çekilen yüksek miktarların polise bildirilmesi sonucu, kara para aklandığı şüphesiyle savcılık harekete geçmiş.

Sonra da...

İhbarlar üzerine Hessen Eyalet Savcılığı, Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan’a ‘dolandırıcılık, karapara aklama ve vergi kaçakçılığı suçlarından’ dava açmış.

H H H

Dava dün sonuçlandı...

Ne oldu?

Almanya Deniz Feneri Derneği’nin üç yöneticisinden Mehmet Gürhan 5 yıl 10 aya, Mehmet Taşkan 2 yıl 9 aya ve Firdevsi Ermiş de 1 yıl 10 aya mahkûm oldu.

Üstelik...

Mahkeme Başkanı kararın açıklanmasının ardından yaptığı konuşmada Almanya’daki ‘en büyük dolandırıcılık olayıyla’ karşı karşıya bulunduklarını da söyledi.

H H H

Aslında dünkü karar sürpriz olmadı.

Çünkü...

Önceki gün, son duruşmada söz alan sanıklar, bağış yapanlardan özür dilemiş ve yanlış yaptıklarını kabul etmişlerdi.

Almanya’da Deniz Feneri Derneği’nin üç yöneticisinin dolandırıcılık suçlamasıyla yargılandığı davanın önceki günkü duruşmasında savcı da, sanıklar için istediği cezaları dile getirmişti.

En az ‘16 milyon Euro’nun’ amaç dışı kullanıldığını belirten savcı, sanık Mehmet Gürhan hakkında 6 yıl hapis cezası istemekteydi...

Savcı, diğer sanıklar Mehmet Taşkan’a üç yıl ve Firdevsi Ermiş’e de 2 yıl hapis cezası verilmesini talep etmiş; ancak Taşkan ve Ermiş’in hapiste bulundukları süre, iyi halleri ve davaya itiraflarıyla katkıda bulundukları göz önüne alınarak tutukluluk hallerinin kaldırılmasını istemişti.

Dernek adına toplanan yardım ve bağış paralarının amaç dışı kullanıldığını ifade eden savcı, sanıklar için ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçlamasında bulunmuştu.

Duruşmanın sonuna doğru sanıklar söz almış; Mehmet Gürhan, Mehmet Taşkan ve Firdevsi Ermiş özellikle bağış yapanlardan özür dilemişlerdi.

Ancak Firdevsi Ermiş yanlış yapmasına rağmen mahkemeye doğruları söylediğini ve bunun da kendisi için bir anlamda rahatlatıcı unsur olduğunu ifade etmişti.

Kısacası işin rengi dünden önce belli olmuştu...

H H H

Türkiye açısından ise...

Mahkûmiyet kadar mahkeme savcısının iddiaları da önem taşımakta...

Savcı suçlamalarla ilgili olarak Türkiye’deki bazı isimlerin de gündemde olduğuna dair bulgulara ulaştıklarını söylemişti.

Toplanan 16 milyon 186 bin Euro’nun amaç dışı yerlerde kullanıldığının belirlendiğini açıklayan savcı, buradaki sanıkların iş başında görüldüklerini ancak tüm yönetim ve kontrolün Türkiye’den yapıldığını vurgulamakta...

Mahkûm olan sanıkların ‘temyize’ gitmeyeceği açıklandığına göre savcının ve mahkemenin tespitlerine karşı çıkan hiç kimse yok...

Yani mahkemenin tespitiyle söylersek ‘asıl failler’ Türkiye’de...

H H H

Beni şaşırtan şu...

Emniyet...

İstihbarat...

İçişleri ve Adalet ve bilumum örgütler...

Örneğin, kara para aklamaya karşı kurulmuş olan MASAK...

Bunların hepsi mevcut ama Almanya’daki Müslüman hayırsever ahalinin vicdanlarının sesine sığınarak verdikleri onca yardım içinden 16 milyon Euro’nun sırra kadem basarak yasal olmayan bir şekilde Türkiye’ye girmesini kimse ortaya çıkarmadı.

Almanya olmasa olup biteni ruhumuz bile duymayacak...

H H H

Şimdi sağır sultan bile duydu...

Ama acaba işe yarayacak mı?

Doğrusu çok merak ediyorum.

Kökeni Türkiye’ye dayanan dolandırıcılık konularını bile dış dünyanın yakalayıp cezalandırdığı bir haldeyiz...

Kendi başımıza kalsak nasıl çürüyeceğimizi varın siz düşünün.

‘Bırakın da birbirimizi rahatça soyalım’ türü bir vatanseverlik olmayacağına göre...

Bu yabancı düşmanlığının temelinde de çürümeden rant sağlayanların çıkarı olmasın?

Ne dersiniz?

 



 
Sep
18
    

 

LG’den Kur’an-ı Kerim okuyabilen televizyon

AA SEUL - Istanbul - 17.09.2008
 
 
 
LG’den Kur’an-ı Kerim okuyabilen televizyon
 
 

Güney Koreli LG Electronics şirketinin ürettiği plazma televizyonlardan Kur’an-ı Kerim okunabilecek ve dinlenebilecek.

LG, Ramazan ayının başlamasıyla birlikte Ortadoğu pazarında piyasaya sürdüğü 42 inç ve 52 inçlik plazma televizyonlara sahip olacakların, televizyonun hafızasındaki Kur’an-ı Kerim’i görüntüden hem okuyup hem de sesli dinleyebileceğini kaydetti. Açıklamada, şirketin, birçok Müslüman’ın Kur’an-ı Kerim’i, evlerindeki sinema sisteminden dinlediklerini ortaya koyan bir araştırmadan sonra bu hizmetin verilmesinin kararlaştırıldığı ifade edildi.
LG Sözcüsü Kim Jik-soo, 42 inç televizyonların Dubai’de 1376 dolar, 50 inç televizyonların ise 2160 dolardan satıldığını söyledi. Kim Jik-soo, bu hizmeti televizyonların satıldığı her yerde sağlayabileceklerini, ancak televizyonların Suudi Arabistan dahil Ortadoğu’daki birçok ülkede satın alınabileceğini ifade etti. LG, bu yılın ilk yarısında Ortadoğu ve Afrika’da satışlarını, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35 artırarak 2 milyar dolara çıkardı. Bu yıl için 4.3 milyar dolarlık satış hedefleyen LG, 2010’da kadar satışlarını 6 milyar dolara çıkarmayı amaçlıyor.

 



 
Sep
18
    

 

Siyaset iktidara alternatif üretmektir

Taraf - Istanbul - 17.09.2008
 
 

 CEVAT ÖNEŞ*  21. yüzyıl dünyasında daha aydınlık, insanlığın umutlarını yeşertebilen, yeni pencerelerin açılımlarına tanık olurken;

sürekli siyasi, ekonomik krizlerin yaşandığı Türkiye’de AKP karşısında demokratik değerleri özümsemiş, kitlelerle bağlarını geliştiren bir siyasi

hareketin iktidar alternatifi yaratamamasının ortaya çıkardığı boşluk ve sorunlar da, hayatımızın önemli gerçeği olmaya devam etmektedir.

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, küresel rüzgârların tüm dünyayı derinden etkilediği bir süreç yaşanmaktadır. Yeni küresel sermaye yapısı, küresel güç dengeleri içinde yerini alırken, ulusal, bölgesel kavram ve değerlerde değişimler yaratmaktadır. Küreselliğin siyasi, sosyal, kültürel, teknolojik boyutları da, ekonomik gelişmelere paralel olarak, “insan” unsurunu ön plana çıkarmaktadır. Zihinsel yapıların değişmekte olduğu, kimlikler-inançlar yönüyle çoğulcu düşünce dinamiklerinin oluştuğu bir dünya ile karşı karşıyayız. Yerel, ulusal olanın kaçınılmaz değişimi karşısında, küresel olanla uyumlu şekilde, yerellik, ulusallık, milliyet kavram ve uygulamalarına kazandırılabilecek nitelikler; ekonomiden-sosyal hayatımıza, siyasetten-uluslararası ilişkilerimize, sanattan-kültürel özlerimize kadar, her konuyu etkilemektedir.

19. ve 20. yüzyılın vahşi/sömürücü kapitalizmi ile reel sosyalizmin otoriter/militer uygulamalarının yarattığı eşitsizliklere rağmen, bilimsel-teknolojik-ekonomik ve siyasal gelişmelerle, 21. yüzyıl dünyasında daha aydınlık, insanlığın umutlarını yeşertebilen, yeni pencerelerin açılımlarına da tanık olmaktayız.

İNSANA ODAKLANAN SİYASET ZORUNLU

Söz konusu pencerelerde; demokrasi, insan hakları, barış, adalet, eşitlik, özgürlük, sosyal güvence gibi kavramlar anlam kazanırken, öncelikle ‘insan’a endeksli, insani değerleri yücelten ve koruyan sistem ve politikalar üretiminin önemi ve kaçınılmazlığının, insanlık adına anlaşılması, tarihi sürecin ve reel gelişmelerin önemli sonuçları olarak gösterilebilir.

Siyaset aktörlerinin gelişen süreci okuyabilme ve uyum sağlayabilme yetenekleri, kriz ve fırsatların değerlendirilebilmesi yönüyle önem kazanmaktadır.

Soğuk savaş döneminin yarattığı iki kutuplu dünyada, Türkiye; öncelikle ABD-NATO, genellikle batı çıkarlarının korunduğu bir saflaşma içinde yerini almıştır. Türkiye’nin bu yerinin korunabilmesi için gerçekleştirilen askerî darbeler ve yapılan müdahalelerin, iç ve dış bağlantıları ile sonuçlarının değerlendirilmesi, günümüzde de önemini korumaktadır.

11 Eylül saldırıları ile şekillendirilen, ABD’nin neo-con politikaları, küresel ve bölgesel çıkarlarının korunabilmesi için yarattığı/yaratabileceği riskleri canlı örnekleri ile sergilemiştir. Afganistan’a müdahale, Irak’ın işgali, Atlantik’ten Kafkaslara, Orta Asya ve Afrika’ya kadar uzanan ABD yönlendirmeleri dikkate alındığında, neo emperyal bir gücün korunabilmesi için yapılan/yapılabilecek uygulamaları ve ortaya çıkan/çıkabilecek riskleri açıklıkla göstermiştir.

Rusya’nın; ABD’nin kuşatma hamleleri çerçevesinde, NATO’nun bazı Kafkas ülkelerini de içine alacak genişletme politikalarına karşı, Gürcistan’a yaptığı müdahale ve aldığı/açıkladığı siyasi-askerî tavır, küresel güçler dengelerinin gelişiminde ülkemiz için yeni riskler ve fırsatlar ortamı hazırlamaktadır.

ÇOK KUTUPLU DÜNYAYA DOĞRU

Küresel güç dengelerinin yeniden oluşumu sürecinde, ABD ağırlığını ve önceliğini korumasına rağmen, AB’nin niteliksel yapısı, Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelerde görülen potansiyel gelişmeler, Türkiye bakımından, dışa açılımcı, çok merkezli, aktif politikalar üretimi ihtiyacına dikkatleri çekmektedir.

21. yüzyılın küresel gelişmeleri içinde Türkiye; jeostratejik, jeopolitik konumu, ekonomik gelişim dinamiği ve nüfus potansiyeli itibarıyla, bölgesel ve küresel roller üstlenebilecek bir yapıya sahiptir. Bu yapının yeni risk ve fırsatlara açık oluşu da, yapıcı politikalar oluşturabilme niteliklerinin kazanılabilmesi bakımından önemi haizdir.

TÜRKİYE DEMOKRATİKLEŞEREK BÜYÜYEBİLİR

Küresel gelişmeler içinde önem kazanan Türkiye için ortaya çıkan en önemli gerçeklik ise, gelişme potansiyelinin; ancak ve ancak evrensel değerlerle şekillendirilen bir demokratik zihniyet ve sistemin, geciktirilmeksizin hayata geçirilebilmesiyle, kullanılabilmesi hususunun açıklık kazanmış oluşudur.

Küresel ve bölgesel gelişmelerin etkilemekte olduğu Türkiye’nin topyekûn potansiyelinin, doğru hedefler istikametinde kullanılıp kullanılamadığı hususunda yapılabilecek yapıcı eleştirilere ihtiyaç duyulan bir ortamı yaşamaktayız. Siyasi iktidar, muhalefet, bürokrasi, dördüncü kuvvet medya, ekonomik güçler, meslek kuruluşları, sivil toplum örgütleri, sosyal ve sınıfsal vasatlar-örgütlenmeler gibi sorumluluk duyan, yurtseverlik özünü koruyan tüm aktörlerin yapacakları özeleştiriler, çıkış ve çözüm yollarının açılmasında, yapıcı katkılar sunabileceklerdir.

TÜRKİYE’NİN ENGELLERİ ZİHİNSEL

Cumhuriyet Türkiye’sinin gelişim sürecinde;

* Siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel değişim ve gelişmelerin merkezden çevreye kadar halk kitlelerine yansıtılması ve özümsemelerinde,

* Atatürk’ün işaret ettiği,  ‘muasır medeniyetin üstüne çıkma’ hedefini gerçekleştirebilecek, evrensel değerlerin şekillendirdiği bir demokratik yapının oluşturulmasında,

* 1960 ihtilali dahil, askerî darbe ve müdahalelerin önlenmesinde,

* Siyasetin bürokrasinin vesayetinden kurtarılmasında,

* Siyaset-ekonomi ilişkilerinin, çıkar-yandaş bağlantılarından kurtarılmasında,

* İç politikalardan, dış politikalara uzanan alanlarda, stratejik bakışın ve politikalar üretiminin kurumsal yapılarının oluşturulmasında, gibi çoğaltabileceğimiz temel unsurlarla ilgili olarak ortaya çıkan; siyasi irade, zihniyet, uygulama yetersizlikleri, günümüze kadar uzanan çözümü güçleşen sorunları taşımıştır.

2002 seçimleri ile AKP’nin iktidara gelişi,  bilinen saflarda ve düşünce yapılarında, çatışmacı vasatların oluşumunu şekillendirmiştir diyebiliriz. Ancak, AKP’nin yepyeni bir gelişme olarak çevreyi de içine alan ve merkeze yerleşen bir siyasi hareket ve iktidar olarak toplumsal uzlaşmayı yaratabilme şansını da yakalayabildiği gerçeğini önemle tespit etmeliyiz. Toplumsal meşruiyet yaratma ihtiyacı ve AB sürecinin 2005 yılına kadar kazandırdığı dinamiğin AKP tarafından doğru bir şekilde kullanımının, “toplumsal uzlaşma” için yeni kapılar açmakta olduğu hususu, öncelikle “demokrat çevrelerde” destek bulan bir ortamı da yaratabilmişti. AB’nin sağladığı desteğin katkılarıyla da siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanması ve ekonomide büyümenin korunabilmesi, Türkiye’nin dış politikalarının etkilerini de güçlendiren, genişleten sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

Sebepler nasıl gösterilirse gösterilsin, 2005 tarihinden sonra AB dinamiğinin örselenmesi, 2007 seçimlerinin sonuçlarına ve Cumhurbaşkanı seçiminin önemine rağmen, laik-demokrat kesimde oluşan “güvensizlik” sorununun çözümünde gösterilen yetersizlikler ile demokratikleşme ve ekonomik reformları yavaşlatan, erteleyen gelişmelerin, “umut” ve “çözüm” dinamiklerinde yeni gedikler açtığı gerçeğini görmek zorundayız.

GÜVEN VEREN ŞEFFAF YÖNETİM

2002-2005 sürecinin dinamiğini ve 2007 seçimlerinin umut veren heyecanının yeniden kazanılabilmesinin yollarının henüz kapanmamış olmasına rağmen, çıkış için ‘güven’e dayanan yeni ve şeffaf bir vizyon ile siyasi liderliğin, heyecan ve dinamizm yaratıcı politikalar üretimi ihtiyacı bulunduğuna önemle işaret edilmelidir.

AB sürecinde yeni bir dinamik sürecin başlatılması, güven yaratıcı, şeffaf, demokratik vizyonla, diyalog kapılarının açılmasında gösterilecek başarı ve açıklık, çoğulcu düşüncenin, eşitlikçi uygulamalarındaki inandırıcılık, çıkış yollarının engellerini ortadan kaldırıcı ortamları hazırlayabilecektir.

Kürt sorununun çözümü, PKK terörünün yok edilmesi ve/veya marjinalize edilmesi için ihtiyaç duyulan kapsamlı-barışçı-demokratik değerlerle şekillendirilen bir projenin hayata geçirilmesinde kaybedilen zaman, yeni ve muhtemel riskleri davet eder mahiyettedir. PKK’nın silahlı güçlerinin dış kontrol ve bağlantılarının etkilerinin ortadan kaldırılabilmesi için öncelikle yurt içinde, demokratik-ekonomik-sosyal-psikolojik açılımlarla, silah kullanımının tecridinin ve zihinsel mahkûmiyetinin yaratılması hususu önemini korumaktadır. Bu arada, ulusal program taslağında, bu konunun önemi ve önceliğini vurgular mahiyette çözüm kararlılığının gösterilmemiş oluşu dikkati çeken hususlardandır.

POPÜLİST SİYASET BİTMELİ

Sonuçları bilinen türban tartışmalarıyla kaybedilen zaman, inanç üzerinden yerele ve özele hitap eden siyasi davranışlar, Türkiye ortamında her dönem gözlenen fırsatçı, çıkara dayanan yandaş, cemaat ilişkilerinin verdiği/vermekte olduğu zararlar karşısında, kurumsal/kararlı tepkilerin ortaya konamaması, ihtiyaç duyulan hukuki ve yasal düzenlemelere yönelinmesindeki gecikmeler AKP’ye oy veren ve Türkiye insanının çoğunluğunun ortak özlemini yansıtan sorunlarının çözümü için oluşan/oluşabilecek şartlarda, yeni engelleri de ortaya çıkarabilmektedir.

Ergenekon ve benzeri kanser uzuvlarının kesilebilmesi, demokratik sivil siyaset yapısına işlerlik kazandırılabilmesi, yolsuzluklar ve her türlü kanunsuzluklar karşısında hukukun üstünlüğü ilkelerinin uygulanabilmesi, adalet-eşitlik ilkelerinin karşılanabilmesi için, siyasal kadroların, iktidar ve muhalefeti ile nitelikli, ahlakî ve etik değerleri önemseyen yapıları oluşturabilmeleri, yarınlarımız için en önemli beklentilerdendir.

Türkiye siyasetinde gözlenen bir diğer gerçeklikde, farklılıklarına rağmen  muhalefet partilerinin ve siyasi hareketlerin; kurumsal yapıları, zihinsel gelişimleri ve sorunlarla ilgili çözüm politikaları üretiminde, karşı karşıya bulundukları problemleri aşmakta gösterdikleri yetersizliklerdir.

SİYASAL ALTERNATİFİSİZLİK SORUN

Demokrat, liberal, muhafazakâr-demokrat, demokrat-sağ, demokrat-sol gibi demokrasi kriterlerini özümsemiş olduklarını iddia eden hareketlerin, demokrasi-sivil yönetim-sivil denetim gibi çoğulcu halk iradesini yansıtan bir yeni anayasa yapımının asgari müştereklerinde dahi uzlaşamamalarının sebeplerini yazmakta zorlanmaktayız.

Sürekli siyasi, ekonomik krizlerin yaşandığı Türkiye’de AKP karşısında demokratik değerleri özümsemiş, kitlelerle bağlarını geliştiren bir siyasi hareketin iktidar alternatifi yaratamamasının ortaya çıkardığı boşluk ve sorunlar da, hayatımızın önemli gerçeği olmaya devam etmektedir.

Demokrasiye, çoğulcu düşünce ve değerlere, değişime açık olan, tarihsel birikimi ve değerleri ile eşit olarak dünya ailesi içinde yer alabilmenin özlemini duyan Türkiye halkı, kendisini yöneten ve yönetmeye alternatif olmak isteyenlerin ‘muasır medeniyetin üzerine çıkabilme’ gayretlerinin, sürekliliğe sahip somut adımlarını beklemektedir.

* MİTEski Müsteşar Yardımcısı

 



 
Sep
18
    

 

Ulus-devlet kıskacında ‘sadakat toplumu’

Taraf - Istanbul - 18.09.2008
 
 

ORHAN OĞUZ GÜRBÜZ  Türkiye’de değişime talip olan siyasi irade halkının

‘kurulu düzenle örtük bir flört’

yaşadığını bilmelidir.

Bunun nedeni demokratikleşmenin özüne ve dinamizmine ait yaşadığı kaygılardır.

Yeni yüzler, yeni idealler ve yeni ufuklar yoksa

‘yalnızlığımıza’

döner ve tek sermayemiz olan

‘sadakatimizle’

geleneksel coğrafyada var olmaya çalışırız.

Bunun temel nedeni

demokratikleşmenin özüne ve dinamizmine ait hissettiği kaygılardır.

 

 

ABD merkezli düşünce kuruluşu German Marshall Fonu tarafından yapılan ve geçtiğimiz günlerde Türk basınında da sınırlı bir yer bulan Transatlantik

Eğilimler Anketinin sonuçları arasında iki başlık dikkat çekiciydi.

 

İlkinde uluslararası meselelerde Türkiye’nin kendi başına hareket etmesi gerektiğini savunanların oranı yüzde 48’i bulurken, Türkiye Batı’nın parçası

olamayacak derecede farklı değerlere sahip diyenler ise yüzde 55’lik bir oranı oluşturuyordu. Bir anketin, doğal yanılma paylarını bir kenara bırakırsak ana

fikir ‘kararsızlığımız’, ‘yalnızlaşmaya yatkınlığımız’, örtük ve kerhen olarak da olsa ‘kurulu düzene sadakatimiz’ bağlamlarında özetlenebilir .

 

12 Eylül 1980 darbesinin sorgulandığı şu günlerde her iki durumun da bizlere hem egemenlerin hem de çaresizleştirilen halkın tutunduğu ‘sadakat kültürü’nün muhasebesini zorunlu kılıyor.

Toplumlar değişim taleplerini her zaman ilk elden gerçekleştirme cesaretini kendinde bulamayabilir. Öyle durumlarda tepkilerini dolayımlı bir dille ve araçlar eliyle hayata geçirmeyi kendileri açısından daha güvenli bulurlar.

RİSK ALMAYI SEVMİYORUZ

Türk toplumu bir yandan kurulu düzenin geleneksel baskı aygıtlarına karşı muhalif ve ‘değişimci’ yapılanmalarını desteklerken diğer yandan en az zararla bu çatışmanın ‘müdahili’ görünmek ister. Bu bir ikiyüzlülük değil bir savunma mekanizmasıdır. İşte o nedenle, her  vesileyle ‘orduyu en güvenilir kurum’ bulanların oranının yüksek çıkması aynı zamanda muhalif siyasi hareketlere sandıkta yoğun bir destek vermesi eğilimini bir çelişki gibi ortaya koyar ve statüko yanlılarına yanıltıcı bir umut verir.

Kurulu düzen bütün eylem ve stratejisini, halkın tereddütsüz ve kesintisiz sadakati üzerinden yorumlayarak güncellemeye çalıştığında ise her seferinde duvara çarpmaktan geri duramaz.

BİAT MI, SADAKAT MI?

Fransız siyasetçi Honore Mirabeau’ya atfedilen bir sözde “Prusya, ordusu olan bir devlet değil, devleti olan bir ordudur” yorumu yapılır. Türkiye için de bu değerlendirmenin geçerli olduğunu açık biçimde siyasal tarihimiz gösteriyor.

CHP sözcüleri, her fırsatta Cumhuriyeti kuran ideolojinin mirasçılarının kendileri olduğunu beyan ederken, komuta kademesi ise ‘devleti kuran kadronun’ kendi bünyelerinden çıktığını ve siyasal meşruiyetin/müdafaasının varisçileri olduklarını hatırlatmaktan/ikaz etmekten geri duramazlar.

Cumhuriyeti kuran kadrolar 19. yy. için yeni sayılabilecek modern ulus devlet tasavvurunu yaşama geçirirken monarşilerin hanedana biat olarak sürdürdüğü egemenlik ilişkisine yeni bir form verdiler. Artık ‘yurttaş-devlet’ ilişkisi vardı ama ‘sadakat’ yine bu süreci belirleyen en temel ‘esas’ olarak kurgulanmıştı. Devletin, bayrağın, vatanın bekâsı için ‘sadık birer yurttaş’ olmak zorundaydık. Yeni ulus devletimizin ideolojisi militarizmle beslendiği için ‘itaat’ kavramı sivil siyasete ve toplumsal mekanizmalara da ‘sadakat’ olarak yansıtıldı. Her darbe girişimi ‘devletin rayından çıktığı’, cumhuriyetin temel niteliklerine sadakat kalmadığı’ iddiasıyla gerçekleştirildi.

SADAKAT DARBESİ SADAKAT ANAYASASI

12 Eylül darbesi ise diğerlerinden farklı olarak yaptığı anayasa ile siyaseti ve toplumsal dinamikleri ‘sadakat düzenini’nin dışına çıkma olasılık ve imkânlarını ortadan kaldırmayı hedefledi. 1982 Anayasa’sı tam anlamıyla bir ‘sadakat anayasası’ olarak kurgulandı. Toplumu bir yandan depolitizasyon süreciyle pasifleştirirken bir yandan da siyasal kültürü/argümanları ‘kamulaştırdı’ yani ‘devletleştirdi’. Bütün siyasi partiler ve aracı kurumlar birer ‘kamu iktisadi teşekkülü‘ (KİT) olarak tasavvur edildi.

German Marshall Fonu’nun yaptırdığı anket bir yandan değişim isteyen halkın bir yandan da bu değişimi ilk baştaki gibi hızlı ve derinlikli sürdüremeyen iktidarlara karşı duyduğu tereddütlerin ürünüdür. “Çağımızın kabusu” diyor Manning Nash, “Kökünden koparılmak, örgütlü ötekilerin dünyasında kimliksiz, devletsiz, yalnız, yabancılaştırılmış ve kendi halinde kalmaktır”.

Resmi ideoloji yanlısı partilerin sözcüleri ve resmi sivil bürokrasi sürekli olarak ‘bölünme’ ve ‘üniter devlet’ vurgusu yapıyor. Çünkü sıkça ve kaygıyla vurguladıkları postmodern kültür ve küreselleşme olgusu, ulus devletlerle birlikte ortaya çıkan ‘sınır’ (border) kavramını belirsizleştirmekte ve pasifleştirmektedir. Misak-ı Milli sınırlarına sadakat ısrarı yeni dünyalarla temastan halkı uzak tutma kaygısının ürünüdür. Sadakatin geçerliliği ve devamı sabitlenmiş sınırlarla mümkün olabilir. Müphemiyet, tanımlanmamış yabancılar ve argümanlar sadakati zayıflatır. Gökhan Özgün’ün dikkat çektiği gibi AB yetkililerinin Türk devlet adamlarının ‘serbest dolaşım için vize’ konusunda AB’nin kolaylaştırıcı tutumlarından kaygılanmaları statüko için yerinde bir blokajdır. Sadakat ancak bölgesel (territoryal) bir yaşam alanına dahil edilmiş halk için geçerli ve etkin olabilir .

DONDURULMUŞ ZAMANLAR

12 Eylül öncesinin biri devrimci diğeri milliyetçi iki gençlik lideri ulusalcı bir televizyon ekranında tartışırlarken söz ‘özeleştiriden’ açıldı. ‘Eteklerindekini dökmekten’ bahsederek provası ve tekrarı çokça yapılmış bir özeleştiri klasiği ile her iki tarafından samimi olduğu ama ‘süper devletlerce’ kullanıldığı söylendi. Her iki konuşmacı da, ‘Sovyet ve Amerikan Emperyalizmine’ karşı duruşlarında birleşerek, örtük bir ulusalcılık potasında günahlarını ve sevaplarını biriktirdiler.

Bu ‘kullanılmak‘ kavramı dışında acaba sağcı, solcu ya da İslamcı her ne örgüt ve ideolojik tasavvurdan bahsediyorsak kendi eylemlerine, formasyonlarına ve yöntemlerine dair neden özeleştiri imkânı ortaya çıkmıyor? 12 Eylül rejiminin herkesçe malum zalimliğine kapı açan sürece sadece ‘kardeş kavgası’ propagandası ile mi gelindi? 12 Eylül sonrası gençliği sürekli bilinçsizlikle, sadakatsizlikle suçlamak, bütün bir tarihi sadece 12 Eylül’ün malum zalimliği üzerinden meşru ve idealist göstermek için yeterli midir? Ortega Y Gasset’in deyimiyle “hem bir yuva hem de bir hapishaneye” dönüştürülen her renkten ideolojik yapıların soğuk, tahakkümcü, monolojik ve tek tipleştirici atmosferleri kaç bireyin erimesine, ezilmesine, gereksizleştirilmesine imkân vermişti?

İTİRAZI ERTELEMEK

‘Bizim zamanlarımız da herkes bilinçliydi, samimiydik ama biraz sakarlığımızdan biraz da ‘emperyalist devletlerden ve kurulu düzenden’ kaynaklanan baskı ve kesinti olmasa her şey yolundaydı’ demek ‘dondurulmuş zamanlara’ sadakat ve nostalji dolu övgüler beklemek ne insafa ne de akla uygundur. Sadakat kavramının yaşadığı büyük anlam kaymasıyla sadece Kemalizm değil, toplumsal coğrafyada çatışan tüm aktör ve zümreler de bu tahakküm aracına övgüler düzdüler. Siyasi partiler, ideolojik gruplar, entelektüel kamplar ve sivil toplum örgütleri ‘sadakat’ üzerinden kendilerini var etmeyi ve meşru kılmayı sürdürmek istiyor.

Sadakat tekil ve tahakkümcü bir ilişkidir. Devletler gibi kişiler ve zümreler de bu yönünü ayartıcı bulur. Aksinden yorumlanarak ‘ahde vefa’ isteniyorsa ortada bir ‘yazılı ya da sözlü bir sözleşme’ daha doğrusu ‘taahhütnameler’ olmalıdır. Türkiye’de değişime talip olan siyasi irade halkının ‘kurulu düzenle örtük bir flört’ yaşadığını bilmelidir.

Bunun nedeni demokratikleşmenin özüne ve dinamizmine ait yaşadığı kaygılardır. Yeni yüzler, yeni idealler ve yeni ufuklar yoksa ‘yalnızlığımıza’ döner ve tek sermayemiz olan ‘sadakatimizle’ geleneksel coğrafyada var olmaya çalışırız.

SADAKATLE VEFA ARASINDAKİ TERCİHİMİZ

Ulus-devleti yeniden kurgulamak ve demokratikleştirmek isteyen cumhuriyetçiler varsa kendisi de, bu düşüncede olan Philip Pettit’in Cumhuriyetçilik kitabındaki ‘tahakkümsüz olarak özgürlük’ arayışında temel aldığı ‘itiraz etme imkanına’ kulak vermeliler. Cumhuriyetçilik ‘toplumsal rızayı arka sıralara itse bile’ ancak ‘itiraz etme imkânına’ inandığı ölçüde yaşam bulabilir.

Doğu dünyasının elinde kalan tek erdem gibi sunulan ve öğütlenen ‘sadakat’ araçsallaştırılmış ve hem devlet hem de bazı toplumsal aktörler marifetiyle ‘tahakküm aygıtına’ dönüştürülmüştür. Sosyal statü endişesi, yoksulluğun kederli çaresizliği ya da toplumsal tecrit mekanizmalarının ‘sadakat kültürünü’ pekiştirmesi sahicilik ve meşruiyet kazandırmaz . Sadakat ve vefa arasında, itaat ve bağlılık arasında bir seçim yapmalıyız . Özgürleşmek için eleştiri ve özeleştiri mekanizmalarını çalıştırmalı, devletin ve her türden ideolojik yapılanmaların sıkça kullandığı ‘vatan haini’ ya da ‘dönek’ hakaretlerine iltifat etmemeliyiz.

Taassuptan kaynaklanan sadakat yalnızlaştırır, vicdanın sesi olan itirazlar ise çoğaltır.

* Yazar  orhanoguzgurbuz@yahoo . com



 
Sep
18
    

 

Kürtlerin Kürtlere kötülüğü

Taraf - Istanbul - 18.09.2008
 
 

FİDEL BALTA*  Bölgede AK Parti ile darbeci devlet anlayışı arasında kurulmaya başlanan özdeşliğin tek kurbanı Abant Platformu’nun

toplantısı değil.

Seçimlerin yaklaşması ile beraber bölgede AK Parti’ye oy verme ihtimali bulunan Kürtlerin düşman ilan edilmesi, hedef

gösterilmesi durumu içinden çıkılmaz bir ortama sürükleyebilir.

Bu, demokrasi ve AB sürecinin tahrip olmasının çok daha ötesinde sonuçlara

yol açar.

 

 

 

Fuzuli’nin deyişi ile “Sussam gönül razı değil, konuşsam faydası yok”. Mesele can yakacak derecede. Abant Platformu’nun Diyarbakır toplantısı bir kez daha alınan tehditler nedeni ile iptal edildi. ‘Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak’ adı ile daha önce Diyarbakır’da gerçekleştirilmek istenen toplantı, alınan tehditler nedeni ile Abant’a taşınmıştı. Toplantı Diyarbakır’da bir yerel TV tarafından canlı yayında verilmiş ve olumlu tepkiler alınmıştı.

Abant’taki toplantıya katılan Diyarbakır’dan STK’lar kentteki olumlu izlenimler nedeni ile burada yapılamayan toplantının hiç olmazsa sonuç bildirgesini Diyarbakır’daki aktörlerle birlikte tartışmak için iftarlı bir organizasyon gerçekleştirmek istediler. Ancak toplantıya bir iki gün kala önce çağrıcılar grubu, ardından bu yetmezmiş gibi toplantının yapılacağı restoran sahibi tehdit edilince değerlendirme toplantısının iptali mecburi hale geldi.

ABANT PLATFORMU VE TEKELCİ KÜRTLER

Yapılan tehdidin kısa özeti şöyle; “Kürtsüz, Kürt sorununun çözümü olan bu anlayış, Fethullah Gülen Cemaati’nin ve AKP’nin nerede bir ‘düşkün’ ve ‘kaçkın’ varsa, yanına almaya ve sahte bir Kürt oluşumu yaratmaya dayalıdır. Hiçbir onurlu Kürdün Abant Platformu benzeri toplantıya katılmaması gerekir. Tersi durumda her türlü meşru eylem hakkını Kürtler geliştireceklerdir.”

Daha bir ayını doldurmayan Diyarbakır’daki Barış Mitingi’nde, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, “Gelin bir Kurucu Meclis oluşturalım. Başta Kürt sorununu masaya yatıralım. Bakalım savaş isteyen kim, barış isteyen kim” demişti. Abant Platformu’nun Diyarbakır’da toplanma girişimi ‘kurucu meclis’ olmasa da küçük bir örnek olabilir ve Kürt sorununu rafa kaldıran kamuoyuna iyi mesaj verebilirdi. Toplantıyı tehdit etme, savaş isteyenlerin kimler olduğunun işaretlerini taşımıyor mu, bu doğrudan Kürtlere yönelik bir haksızlık değil mi? 

Toplantıya karşı bir sitede yayınlanan tehdit mesajının satır araları çok önemli. Mesajın sahibi dışında hiçbir Kürt’ü onurlu Kürt saymayan, esas Kürtler ile ‘düşkün’, ‘kaçkın’ Kürtler kategorileri oluşturan mesaj, Cumhuriyetin Güneş Dil teorisi ile beslenen kafatasçı milliyetçilerini hatırlatıyor. Meselenin özü aslında güvensizlik. Mevcut durumda Kürt siyasetçilerinin önünde (bireysel bazı çıkışları ihmal edersek) herhangi bir muhalefet yok. Zemin, siyasetin kalitesine göre inşa edilmediği için yoğun duygusal imalar ağırlık kazanıyor.

TARTIŞMAYI KİM İSTEMİYOR

Abant ve benzeri girişimlerin en önemli faydalarından biri de meselenin artık ‘ajite’ boyutundan arındırılmaya başlanmasında. Sanıyorum tahammülsüzlük de burada, yani ucuz siyasete alışmış bazı Kürt siyasetçiler karşılarında daha nesnel ve sorun çözücü bir dil kullanan girişimleri düşman kabul ediyorlar. Bu düşmanlık sorunun çözümüne yönelik değil, zorbalığa başvuranlar çözümsüzlükten medet umanlar. Tabi burada yaklaşan yerel seçimleri de ihmal etmemek gerek. Anladığım kadarıyla bazı radikaller, yerel seçimler öncesi ortamı kızıştırmak istiyorlar.

Toplantıya yönelik tehdit mesajında önemli bir ayrıntı var ki ihmal edilmemeli. Abant Platformu’nu Gülen Cemaati ve AK Parti ile ilişkilendiren ifadeler. Kürt sorununun başından itibaren karşı taraf, doğrudan devlet ve devlet içindeki darbe mantığı oldu. Asla Türkler, Lazlar, Çerkezler vb. etnik kimlikler ya da İslamcılar, liberaller, sosyalistler gibi siyasal akımlar olmadı. 22 Temmuz seçimlerinde DTP’nin yaşadığı hezimetten sonra Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde sistematik bir şekilde AK Parti’yi darbeci devlet ile özdeşleştiren açıklamalar, toplantılar, imalar yapıldı, yapılmaya devam ediliyor. Sıradan vatandaş için anlamı, darbeci devletin yıllarca beslediği şiddetin şimdi Ak Parti tarafından devam ettirildiği.

ÇANDAR VE ALTAN’IN POSİZYONU BELLİ

Abant Platformu davetlilerinin önemli bir kısmının Gülen Cemaati veya AK Parti ile herhangi bir organik bağının olmadığını takip edenler arasında bilmeyen yok. Örneğin Cengiz Çandar toplantı kapsamında olmadan Diyarbakır’a gelse, bizzat Büyükşehir tarafından hürmetle karşılanır, zira Kürt sorunu karşısında aldığı adil tutumu bilmeyen yok. Liste Mehmet Altan, Levent Köker, Mete Tunçay ile diye devam ettirilebilir.

Siyaset alanında vaad-icraat dengesi ile konumunu güçlendiremeyeceğini anlayan bir zihniyetin, meşru olmayan manevralar yapmasına alışık bir siyasal kültüre sahip olsak da, bunu Kürt sorunu alanında yapmak sadece gayrî meşru değil, aynı zamanda ahlak dışı. Çünkü çözümsüzlükte ısrar daha fazla kanın akmasına, gencecik çocukların daha fazla can vermesine neden olacak.

MAĞDUR EDİLEN KÜRTLER

Mantık epey sorunlu. Benim kaygım şu; bölgede AK Parti ile darbeci devlet anlayışı arasında kurulmaya başlanan özdeşliğin tek kurbanının Abant Platformu olmaması. Seçimlerin yaklaşması ile beraber bölgede AK Parti’ye oy verme ihtimali bulunan Kürtlerin düşman ilan edilmesi, hedef gösterilmesi durumu içinden çıkılmaz bir vahşet ortamına doğru sürükler. Bu demokrasi, AB yolu ve Türkiye’nin kendisinin tahrip olduğu bir noktanın çok daha ötesidir.

Hala bir şans var mı, bilmiyorum, ama şayet varsa ve söz konusu ‘insan’sa Türkiye’de siyaset sahnesinin tehlikeyi görmesi ve hemen önlemler almasının vaktidir. Ertelen sivil anayasa bu adımlardan biri olabilir. Buradaki sorumluluk sanıyorum AK Parti’nin. Hem kimliği, hem de son seçimlerde aldığı oy oranları bunu gösteriyor.

* Sosyal Girişim Derneği Başkanı  fidelbaltar@gmail.com



 
Sep
18
    

 

İçimizdeki Haçlılar belgesel çekerse...

Taraf - Istanbul - 18.09.2008
 
 
İçimizdeki Haçlılar belgesel çekerse...
 
Kayseri Kalesi’nde Anadolu uygarlıklarını anlatan
 
“Anatolia” isimli bir belgesel çeken ekip surlara astıkları Bizans bayrağı nedeniyle linç tehlikesi yaşadı.
 
Surlarda Bizans bayrağını gören 50 kişilik grup ekibe saldırmak istedi. Polis geldi, bayrak indirildi.
 
 

Anadolu uygarlıklarını anlatan ‘Anatolia’ isimli belgeselin çekimleri için valilikten aldıkları izinle Kayseri Kalesi’nin surlarına Bizans bayrağı  asan yönetmen ve 30 kişilik ekibi linçle karşı karşıya kaldı.

KALE ÖNÜNDE GÖSTERİ

 

50 kişilik bir grup, kale önünde toplanarak

 

“Biz Müslümanız, bu haçlı bayraklarının burada ne işi var”

 

diyerek belgeseli çeken ekibe tepki gösterdi.

Bu sırada halkı yönlendire bazı kişiler, “Kalenin surlarına çıkıp bayrakları indirelim” dedi.

 

Tepkilerin çoğalması üzerine belgeselin yönetmeni Tanyolaç Türkben, polisi arayarak yardım istedi.

 

Olay yerine gelen resmi ve sivil polisler gerginliği kontrol altına aldı.

 

Polisin gelmesine rağmen Bizans bayrakları surlardan indirildi.

 

30 kişilik belgesel ekibi ise malzemelerini toplayarak olay yerinden uzaklaştı.



YÖNETMEN EMNİYETE ÇAĞRILDI • Emniyet Müdürlüğü yetkilileri film ekibinin meydana gelen olayla ilgili şikâyetleri bulunmadığı için kimseyi gözaltına almadıklarını söyledi. Ancak, Yönetmen Tanyolaç Türkben Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi’ne çağrıldı. Çekimlerle ilgili valilikten izin aldıklarını belirten Türkben, polis yetkililerine bundan böyle çekim yapacakları yerler ve saati konusunda bilgi verdiğini açıkladı.

BELGESEL KAYSERİ İÇİN • Belgeselin Yönetmeni Tanyolaç Türkben, beklemediği bir tepkiyle karşılaştığını belirterek, “Ben de Kayserili’yim ve yaptığım her şeyi Kayseri için yapıyorum. Altı bin yıl öncesinden yedi, sekiz uygarlığı bu belgeselde işlemeyi düşünüyordum. 15 yıldır bu işi yapıyorum ilk kez böyle bir olayla karşılaştım. Bizans bayraklarını buraya asmamızın nedeni Bizanslılar tarafından yapılan bu kale ile ilgili bilgi vermekti. Daha gerçekçi olması için o bayrağı oraya koymak zorundaydım. 30 kişilik ekiple çalışıyorduk. Sinema tadında bir belgesel olacaktı, diğer illerde de böyle tepki olursa belgeseli çekemeyeceğim. Ben de Müslümanım. İnsanlar bu belgeseli izledikten sonra faydalı bir iş olduğunu anlayacaklar” dedi. Hunat Meydanı’nda bir süre bekleyen grup, polisin uyarısı üzerine dağıldı.