| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
aşikar bırakın da çalışalım BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR"kendinize âid olanı inkâr ederseniz birileri size karşı kullanır. " bila kayd u şard lobudlar_devriliyor
Yazılar arşiv 05.2008 Other entries in 2008-05 resimler , videolar
 
Mayıs
23
    

 

Mithat Sancar
   
  Mithat Sancar

 

Silahsızlandırma ve Uluslararası İmkânlar

Kürt sorununda şiddetin ve silahlı çatışmanın bir gün sona erebileceğine herhalde artık çok az kişi inanıyor. Çeyrek asırdır ölüm adına her yol denendi, hâlâ da deneniyor. Hayat ise, kendisine bir şans verilmesi için umutsuzca bekliyor. Hayatı savunmak adına yapılanlar, çoğu zaman bir fantezi olarak görülüyor. Ölüme karşı her girişim, önce biraz umut kıvılcımı saçıyor; ama çok geçmeden, bunların, ucuz havai fişeklerden çıkan cılız ışıltılar olduğu anlaşılıyor. Ölüm yolları tutmuş çünkü ve hayata geçit vermiyor. Sanki ölüm, bu topraklarda hayatın bir parçası, hatta bizzat hayatın kendisi olmuş. Acı yayıldıkça, bütün bu yıkım neredeyse ilahî bir ceza, bir kara yazgı, ebedî bir lanet olarak yerleşiyor zihinlere.

Oysa dünya alem biliyor ki, şiddetin bulaştığı etnik çatışmalarda "nihai zafer" diye bir şey yok. Gerçi bizde de başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere, askerî ve sivil yetkililer, PKK’nın silahlı yöntemlerle, askerî operasyonlarla bitirilemeyeceğini defalarca kabul ettiler; ama bu yöntemden vazgeçeceklerine dair ciddî ve samimî bir işaret gelmedi şimdiye kadar. PKK’nın çeşitli düzeylerdeki yöneticileri de, silahla bir yere varılamayacağının farkında olduklarını defalarca açıkladılar. Ama onlar da, muhtelif çağrılara ve girişimlere rağmen, “kayıtsız şartsız silah bırakma”ya yanaşmadılar.

Şu gerçeğin altını bir kez daha çizmemiz gerekiyor: “Toptan imha”nın mümkün olmaması bir yana; bunu hedefleyen her planın, birlikte yaşamanın temellerini toptan imha edecek gelişmeleri de beraberinde getirmesi ihtimali çok yüksektir. Öte yandan, örgüt, şimdi kayıtsız şartsız silah bırakma kararı verse bile, bunun uygulanabilmesi için değişik insanî, sosyal, siyasal ve ekonomik tedbirlere ihtiyaç vardır. Bunları yapma konusundaki görev ve sorumluluk da en başta devlete düşer.

Devlet derken; esas olarak iki kurum geliyor akla: Genelkurmay ve Hükümet. Genelkurmay, “nihaî zafer”in imkansızlığına dair bütün açıklamalarına ve tecrübelerine rağmen, silahlı yöntem dışında bir alternatife açık olmadığını her fırsatta belli ediyor. Yaman bir çelişki gibi görünse de, anlaşılmaz bir tutum değildir bu. Sıcak çatışmaların devamı, Genelkurmay’ın sistem içinde siyasal ağırlığını korumasına çok elverişli bir zemin sunuyor zira.

Hükümet ise, bir dönem çözüm konusunda farklı bir yola açık olduğu izlenimini verdi; ancak uzun süredir, Kürt sorununda “geleneksel devlet çizgisi”ne teslim olmuş görünüyor. Kapatma davası da, AKP’yi bu konuda iyice “terbiye etti”. Hatta AKP’nin “şahinleşme”yi, kapatma davasına karşı bir tür savunma stratejisi, malum çevrelere bir mesaj yöntemi olarak kullandığını bile söyleyebiliriz.

Bu durumda, şiddeti sona erdirecek girişimler için gözlerimizi “sivil güçler”e çevirmek zorundayız. Ancak, ülke içinden gelen ve ülke sınırlarına hapsolan bu tür girişimler de kalıcı bir etki yaratamıyor. Bir ihtimal daha var: “Sivil girişimleri uluslararası düzeye yaymak”; yani silahlı çatışmanın bitmesi için, dünyanın sivil güçlerinden ve deneyimlerinden yararlanmak.

Öncelikle şunu belirteyim: Burada kastettiğim, herhangi bir devletin, örgütün ya da kurumun, “iki taraf”ı masaya oturtmak üzere arabuluculuk yapması değildir. Kürt sorununun niteliğinin, Türkiye’nin toplumsal yapısının ve siyasal şartların böyle bir yönteme uygun olmadığını düşünüyorum. Ayrıca “kalıcı barış”ın, ancak bu ülkenin dinamiklerine dayanan bir “toplumsal dönüşüm stratejisi”yle kurulabileceğine inanıyorum. Lakin her konuda olduğu gibi Kürt sorununda da “uluslararası sivil dayanışma”yı bunun önemli bir parçası olarak görüyorum.

Peki ne yapmalı? Her şeyden evvel, silah bırakma çağrılarını soyut bir talep olmaktan çıkarıp, “somut bir proje”yle desteklemek gerekiyor. Böyle bir proje; silahların nasıl bırakılacağını, silah bırakanların toplumsal ve siyasal hayata entegre olmalarına ilişkin önlem ve güvenceleri, silahlı çatışmanın yarattığı çok boyutlu travmalarla baş etmenin imkânlarını göstermek zorunda. Bunun için, mesela, Birleşmiş Milletler’in çeşitli dünya tecrübelerinden derlenmiş standartlarından yararlanılabilir. BM, değişik silahlı çatışma vakalarında örgütlerin silahsızlandırılması ve örgüt mensuplarının topluma yeniden entegre edilmesi konusunda 1980’lerin sonlarından itibaren yoğun çalışmalar yürütüyor. “Disarmament, Demobilisation and Reintegration” başlığı altında işletilen bu program, kısaca DDR olarak biliniyor. Bu program çerçevesinde, çeşitli ülkelerde başarılı uygulamalara da imza atıldı. BM’nin on beş ayrı birimi, çok sayıda sivil toplum örgütüyle birlikte silahsızlandırma ve topluma entegre etmeye ilişkin “bütünleştirilmiş standartlar” (Integrated Disarmament, Demobilisation and Reintegration Standards - IDDRS) adı verilen bir katalog oluşturmuş durumda.

Şimdi bu standartlardan da yararlanarak, Türkiye’nin şartlarına ve Kürt sorununun niteliğine uygun bir silahsızlandırma ve topluma entegre etme projesi hazırlayacak bir girişime ve/veya oluşuma ihtiyaç var. Böyle bir proje hazırlanırken, hem BM’nin ilgili birimleriyle hem de bu alanda faaliyet gösteren uluslararası sivil toplum kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yapılmalı. Bu çalışmalardan, toplumun geniş kesimlerini ikna edecek yapıda kapsamlı bir proje çıkarsa; bunu reddedecek veya engelleyecek ya da bundan kaçmak için bahane üretecek “taraf” ciddî bir inandırıcılık ve meşruiyet sorunu yaşayacaktır. Şiddette direten “taraf”ın meşruluk gerekçelerini elinden alacak bir etki bile, şiddeti sona erdirmek için güçlü bir umut ışığı yaratacaktır. Bu ışık, giderek sönen “şiddetsiz bir hayat” inancını da yeniden diriltecektir.

Şiddetin ve silahlı çatışmaların sona ermesi Kürt sorununu hemen çözmeyecektir kuşkusuz; ama medenî bir çerçevede ve demokratik usullerle

çözüm arayışlarının önünü sonuna kadar açacaktır.

Bu yola girmek, “yeniden toplum olmak” ve demokratikleşmek için vazgeçilmez şarttır.

Unutmayalım, şiddeti bitiremezsek, şiddet bizi er ya da geç bitirecek.

 



 
Mayıs
23
    

 

Halil Berktay
  Halil Berktay

 

Bir parentez. Kruşçev, Özal ve Ermeni meselesi

Kruşçev ile Turgut Özal arasındaki benzerlikten söz edeli üç hafta oluyor (24 Nisan ’08 : “CHP’nin çöküşü ve Solun çöküşü”). İkisi de (kâh komünist, kâh katıksız milliyetçi) bir hızlandırılmış modernizasyon modeli olarak ulusal kalkınmacılığın yarattığı devletçilik kamburundan çıkış yolu aradı. Ülkelerini kuşatan ve ekonomiye çok ağır bir yük bindiren düşmanlık çemberlerini gevşetmek uğruna, biri Soğuk Savaşı “yumuşatma”yı, diğeri Kürt ve Kıbrıs (hattâ belki Ermeni) sorunlarını çözmeyi denedi/düşledi.

Bu bağlamda, ilk bakışta pek göze çarpmayan bir ortak paydaları da, devraldıkları siyasî mirasın geçmişinde, karanlık koridorlarında saklı iskeletlerden söz edebilmeleriydi. Kruşçev, SBKP’nin 1956’daki 20. Kongre’sinin 24-25 Şubat tarihli kapalı oturumuna, “Stalin döneminin cinayetleri” konusunda özel bir rapor sundu. Özal ise, anlaşılan, 21. yüzyılın eşiğindeki çağdaş Türkiye’nin, Enver, Talât ve Cemal triumvirinden oluşan İttihatçı askerî diktatörlüğünün 1915’teki cinayetlerinin ölü ağırlığından nasıl kurtulabileceğini -- hiç olmazsa, kurtulması gerektiğini -- düşünebilmiş; kulislerde, yarı-kapalı kapılar ardında da olsa gündeme getirebilmişti.
Bu olay basına Sefa Kaplan’ın bir yazısıyla yansıdı (Hürriyet, 7 Mayıs 2005). Kaplan’ın, dönemin Washington büyükelçisi Nüzhet Kandemir’den aktardığına göre Özal, 1991’de ABD’ye yaptığı bir ziyaret sırasında Kandemir’e “Şu Ermeni soykırımı meselesi fena halde can sıkmaya başladı. Türkiye olarak bu soykırımı tanısak ve bu iş sona erse daha iyi olmaz mı ?” diye sormuştu. Gene Kandemir’e göre, “bu sözleri gazeteciler dahil herkes dehşet içinde dinle[miş], Dışişleri mensupları ne yapacaklarını şaşır[mıştı]…. Biliyorsunuz, kendisi böyle fikirler ortaya atar ve tartışılmasını isterdi. Bu da onun gibi bir şeydi.” Eski büyükelçi ve dışişleri bakanı İlter Türkmen de, “Özal konuları enine-boyuna tartıştırmak için böyle öneriler ortaya atardı, amacı bu tür netameli konuların da tartışılabileceğini göstermekti” sözleriyle, Kandemir’i adetâ doğruluyordu.

Tahmin edilebileceği gibi, bu vesileyle Özal’ın anısı bir kere daha ulusalcıların hücumlarına hedef oldu. Taha Kıvanç (ya da Fehmi Koru) ise bir hafta sonra, bunun aslında Nüzhet Kandemir’in (ve belki İlter Türkmen’in) kendi görüşleri olabileceği, ama “yutkunmak veya uluorta söyleyip sonucuna katlanmak yerine” artık hayatta olmayan, dolayısıyla onları tekzip edemeyecek bir cumhurbaşkanına atfetmeyi yeğledikleri yorumunu getirdi (Yeni Şafak, 14 Mart 2005).

Gerçi ben bu spekülasyona katılmıyorum, çünkü aktarılan ifade çok Özal kokuyor; Özal’ın kendine has, tabusuz ve komplekssiz düşünme kapasitesini yansıtıyor. Ama diyelim ki öyle -- işin özü itibariyle ne farkeder ? Fikir ister eski cumhurbaşkanının, ister kıdemli iki dışişleri mensubunun fikri olsun, dile getirildiği anda bir itiraf niteliği taşıyor. Osmanlı Ermeniliğinin tehcir sırasında büyük ölçüde yok edildiği, gerçek olmasa; resmî inkârcılığın dediği gibi, bir yalandan ibaret olsa, bunun kabulü diye bir seçenek gündeme gelir mi hiç ? Kendine ve pozisyonuna güvenen hangi yönetici elit, durup dururken bir iftirayı kabullenmeyi aklından geçirebilir ?

Kaç kere yazdım, söyledim : bütün üst kademeleriyle, sinir merkezleriyle, cumhurreisleri, hükümetleri ve hariciyesiyle devlet, pekâlâ biliyor 1915’te ne olduğunu. Truth, verity, reality anlamında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu tartışmıyorlar bile. Her “sözde” dendiğinde yalan söylendiğinin de farkındalar. Onlar için tek sorun, bunca yıl “yok” dedikten sonra şimdi nasıl “var” diyecekleri, “var” demenin sonuçlarının ne olacağı. Dünyayı ikna şansı zaten sıfır; iç politika tâyin edici. Bir örnek daha vereyim. Çeşitli tartışmalarda “ama orada kalmaz ki; tanırsak toprak da isterler, tazminat da” deniyor ya… Burada toprak ve tazminat bahane, bir umacı (zira Ermenistan’ın dahi savunmadığı bu talepleri, sırf Kaliforniya Taşnaklarının tutturması olanaksız). Aslolan, kamuoyu önünde bu virajı alma korkusu. Bu kayıtla, her “ama orada kalmaz ki” dendiğinde, soykırım yeniden ikrar edilmiş oluyor.




Boğulan reformlar çizgisinde, Cao Ziyang örneği


Gecikmiş-hızlandırılmış, yukarıdan aşağı, otoriter modernizasyon deneylerinin adım adım duraganlaşma aşamalarında, boğulan reformlar ve reformcular deyince, Kruşçev ve Turgut Özal ile birlikte, mutlaka Cao Ziyang da geliyor akla. Üstelik, üçünün de takıldığı ortak bir nokta var : demokrasi ve hukuk reformu. Ayrıca, en azından ikisine kurulan tuzaklar, devletin sınırsız ve hukuk dışı zor kullanımıyla ilgili.

Önce ve bir kere daha, Kruşçev ve Özal. İkisinin de değişim vizyonu politikalar düzlemiyle sınırlı kaldı; temel kurumları dönüştürmeyi içeremedi. (1) Kruşçev, 20. Kongre’de gizli polis terörü ve “kişiye tapma kültü”ne karşı çıktı. Stalinizm kadar keyfî olmayan bir “sosyalist legalite”yi savundu. Ama özünde, “proletarya [= parti] diktatörlüğü” teorisi ve pratiğine dokunamadı. Başlı başına bu, gerçek bir hukuk devletini olanaksız, erişilmez kıldı. Dahası, aynı 1956 yılında Macar ayaklanması patlak verdi. Politbüro içindeki muhafazakârlar, “sosyalist sistem tehlikede” diye Kruşçev’i müdahaleye zorladı. Büyük dönüşüm süreçlerinin başını çekenler, bazen böyle tercihlerle karşılaşır : demokrasiye, reformlara veya devrime devam mı, yoksa düzeni, devleti, (varsa) imparatorluğu savunmaya çekilmek mi ? 1908’den sonra İttihatçıların konumu da buydu. İşçi grevlerini ezmeyi, Libya’da savaşmayı, Balkan uluslarıyla düşmanlaşmayı yeğlediler -- ve bu, “hürriyet”in sonu anlamına geldiği gibi, savaş ve soykırıma da yol açtı. Kruşçev’in de Sovyet tanklarını Macaristan’a yollaması, statüko yanlılarına teslim olması demekti. Sekiz yıl daha süründü gerçi. Ama yolunu şaşırmıştı bir kere; yelkenleri pörsümüş, kendine bağlanan umutları tüketmişti. Hakkından gelemediği parti bürokrasisi, onun hakkından geldi. Farklı bir Masalların Masalı : 1964’te Brejnev-Kosigin-Podgorni üçlüsü geldi. Önce Podgorni gitti, Brejnev-Kosigin kaldı. Sonra Kosigin de gitti, Brejnev kaldı. Sonra Brejnev gitti. Sonra SSCB de gitti.

(2) Özal, Türkiye ekonomisinin devletçi, himayeci ve kendi içine kapalı yapısına karşı, piyasa kurallarının işlerliği, dışa açıklık ve dünyaya entegrasyon yönünde önemli adımlar attı. Ancak bunu yaparken, sistemin ataletini belirli noktalara yetenekli “prens”lerini paraşütle indirmek suretiyle aşabileceğini sandı. Karl Polanyi, laissez faire liberalizminin yanlışlığını; piyasanın doğal olmadığını, tarihin her aşamasında görülmek şöyle dursun, ancak çok özel koşullarda ortaya çıkabildiğini, daha 1940’larda vurgulamıştı. Sağlıklı bir kapitalizmin, belirli bir hukuk ve kültür çerçevesi olmalıydı. SSCB ve Doğu Avrupa’da 1990’dan itibaren yaşananlar, pazar ekonomisinin kendiliğinden, tıkır tıkır işlemesini bekleyen herkese, bu dersi tekrar öğretti. Ama bu anlayış 80’lerde henüz yoktu. Özal hukuk alanını önemsemedi; kapsamlı bir hukuk reformunu öngörmedi, ya da habire erteledi. Yeni piyasa ekonomisi akılcı hukukî dengelerden yoksun kalınca, benzersiz bir yolsuzluk furyası yaşandı. Yakın çevresinin de yuvarlandığı bu girdap Özal’ı korkuttu. Atatürkçü ulus-devletin tabulaştırdığı alanlara pek giremedi. Tersine, siyaset alanını terk ederek Çankaya’ya çıktı-sığındı ve orada öldü.

Hem Kruşçev hem Özal, değiştirmeye kalkıştıkları rejimin şiddetli direnişiyle karşılaştı. Özünde, ikisi de revizyonizmle damgalandı (bunun Türkiye’deki özel adı “liboş”luk oldu). Sonuçta, Sovyetlerin ve Türkiye’nin kendine özgü, hukuk devletini aşan “derin” mekanizmaları, her ikisinin başını yedi. Özal ile aşağı yukarı aynı sıralarda, (3) Cao Ziyang da benzer bir süreçten geçti. Cao (veya Zhao), 1980-87 arasında Çin başbakanıydı ve ekonomiden sorumluydu. Partinin başında ise ufku en geniş olan Hu Yaobang vardı. Ama asıl iktidar görünüşte hiçbir sorumluluk taşımayan “iki ihtiyar”da, daha çok Deng Şiaoping ile biraz da Çen Yun’da toplanıyordu. Çok tehlikeli bir durumdu bu, çünkü davul önce Hu’nun ve sonra Cao’nun boynunda, ama tokmak daima Deng’in elindeydi. Nitekim sonraki gelişmeler içinde görece demokrasi yanlısı Hu ve Cao yenilecek; Deng’in “piyasaya evet, demokrasiye hayır” çizgisi egemen olacaktı.





Taraf- 15 Mayıs 2008
Taraf-17 Mayıs 2008 



 
Mayıs
23
    
okuryazarhay | 23 Mayıs 2008 12:05 | 0 fav | etiket:  

 

Ferhat Kentel
   
  Ferhat Kentel

 

40 yıl sonra... daha fazla 68

Genellikle içinde yaşanılan zamanda değişim ve beraberinde gelen sorunlar sizi aşıyorsa, yeni durumları anlamak için kelimeleriniz yetersizse eskiyle idare edersiniz. Yeninin gücü karşısında eksikliğinizi ve ezikliğinizi eski kelimelerinizle gidermeye çalışırsınız. Çaresizliğinizi sık sık geriye, efsanelere, efsaneleştirdiğiniz geçmişinize dönerek örtmeye çalışırsınız. O geçmiş aslında çok karmaşık bir gerçeklikler bütünü olmasına rağmen, o karmaşıklığı bugünkü ihtiyaçlarınıza en uygun şekilde basitleştirir, gerçekliğin sadece bir cephesini ‘gerçek’ olarak ilan edersiniz. Sonuç olarak yaptığınız şey, aslında soluğu kesilen eski bir yapının ya da dilin sadece yeniden üretimine katkıda bulunmaktan, o yapıyı kutsallaştırmaktan başka bir şey değildir.

Bugün Türk tarihi üzerine, Atatürk üzerine sürdürülmeye çalışılan dil, böyle bir çaresizliğin ve basitleştirmenin ürünüdür. Bu dile göre, tarih çok farklı insanların, görünmez kılınan, yenilmiş olan insanların hikayeleri değildir. Karmaşık ilişkilerin, ittifakların, öngörülmeyen sonuçların, zaman içinde başkalaşan, farklı tezahürlere bürünen siyasal ve toplumsal hareketlerin tarihi değildir. Buna karşılık, yeni olanın karşısına koymak için kutsallaştırılarak dondurulmuş bir tarihtir. Bu tarih dili, bu tarih boyunca kazanmış olanların, üstün gelmişlerin dilidir; iktidarın dilidir...

Her dönemin söylemi ya da kurgusu, bir önceki dönemin karmaşıklığının üzerine yerleşmiş olan, her şeyi sabitleştirmeye çalışan bir kurgudur. Bu kurgu geriye dönüp, geçmişi yeniden yazan bir kurgudur. Ancak bu kurgu bütün iddiasına, bütün çabalarına, bütün ikna teknolojilerine rağmen, herşeye hâkim olamaz. İktidar ilişkilerini saklayan bu kurgunun içinden yeni sesler çıkar, direniş çıkar. Sabitleşmiş iktidar dili bu direnişle, yeni pratiklerle başa çıkamaz; kelimeleri yetmez... İşte muktedir olanlar bu yeni durumlara kendilerini adapte edip, yenilenemezlerse sahip oldukları dilin ‘tek dil’, ‘tek gerçeklik’ olduğunu dayatabilecek kutsallaştırma operasyonlarına girişirler...

İşte yeniyi anlayamayan ve eskiyi kutsallaştıran bir iktidar dili olarak kemalizmin gölgesindeki, ‘Türk 68’inin bugün sorgusuz-sualsiz kutsallaştığı bir dilin sahipleri tam da böyle bir operasyon içindeler... Geçtiğimiz haftalarda katıldığım bir “Siyaset Meydanı” programına damgasını vuran, ‘bugün’ ve ‘yeni’ karşısında çaresiz kalan, kelimeleri yetmediği için 68’i kutsallaştıran dil tam da böylesine ‘eskiye’ sığınan bir dildi...

Söz konusu program, on yıllık dönemlerin geride kalmasıyla, bir bakıma yeniden devreye giren ‘hatırlama’ pratiklerine bağlı olarak bütün dünyada ve Türkiye’de de yeniden güncellenen 68 anlatısının en muhafazakar yorumunun hâkim olduğu bir programdı. Avrupa’daki 68 hareketinden farklı olarak Türk 68’ine ve sonrasına nasıl darbeciliğin ve şiddetin dilinin hâkim olduğu yönünde benim dile getirmeye çalıştığım görüşler, bir anda salonda bulunan ‘68’lilerin’ neredeyse tamamı tarafından ‘yanlış bilgi’ olduğu gerekçesiyle hızla savuşturuldu... Ancak ilginç bir şekilde, bu 68’liler, şiddete bulaştıklarını kesin bir dille reddederken, bir yandan o dönemde herkesin nasıl bir anda bellerinde silahlar görülmeye başlandığını, üniversitenin duvarlarındaki kurşun deliklerini anlatıyorlar; diğer yandan da program sırasında, içinde ‘savaşların’, ‘siperlere dayanmaların’ geçtiği marşları terennüm ediyorlardı! Etkilendikleri okumalar arasında Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinin baş köşeyi işgal ettiğini anlatıyor; Avcıoğulu’nun ‘zinde kuvvetler’ ve askerlerle işbirliğiyle yapılacak ‘devrim-darbe’ stratejilerini hatırlatıyorlardı...

Kuşkusuz, Türk 68’i sadece Doğan Avcıoğlu ve benzerlerinin ve de o gün ‘Siyaset Meydanı’na katılanların çoğunluğunun darbeci ve cuntacı zihniyetleriyle anlatılabilecek bir dönem değildi. Ancak Türk 68’inin zaman içinde izlediği güzergaha bu çizgi damgasını vurdu.

1968’e doğru gelirken, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de genç kuşaklar taleplerle sokağa çıktılar. Dünyanın, özellikle Avrupa’nın çeşitli kentlerinde gençler sanayi sonrası toplumun sıkıntılarını üzerlerinde taşırken, Türkiye’de gençler sanayileşmenin ve ona bağlı kentleşmenin, sınıfsallaşmanın sorunlarıyla içiçeydiler. Türkiye’de gençler adaletli bir toplumsal değişim, değişim içinde söz sahibi olma gibi arzularla isyan ederken içinde yaşadıkları toplumun, 27 Mayıs gibi askeri bir darbenin ve daha da önemlisi Türkiye’nin yukarıdan aşağıya otoriter modernleşme tarihine damgasını vurmuş olan kemalizmin dilinden bağımsız değillerdi. Adalet ve özgürlük gibi taleplerini anlatmaya çalışıyorlar, ancak bu taleplerini, içinde yüzdükleri, onları da biçimlendiren bir hâkim dil vasıtasıyla anlatabiliyorlardı. Ama onların taklit ettikleri dilin ‘gerçek’ sahibi muktedirler, kemalist de olsa, “isyan”a tahammül edebilecek bir niteliğe sahip değildi. Gerillacılık yapan, halk kurtuluş orduları, kurtuluş cepheleri kuran bu gençleri acımasızca büyük bir şiddetle kırdılar; büyüklerin şiddeti küçüklerin kahramanlığını ve şiddetini ezdi geçti...

Ancak Türkiye ve sol şemsiye altındaki gençlerinin 68’den itibaren şiddet sarmalına girmeleri, 68 kuşağının içindeki farklı renkleri görünmez kıldı. En güçlü şiddet potansiyeline sahip ordu ve cuntacı-darbeci girişimlerle zaman içinde aralarına mesafe koymuş olsalar bile, daha sonraki kuşaklara bir miras olarak aktarılan şiddet yoluyla iktidarı ele geçirme niyeti, ‘iktidar namlunun ucundadır’ sloganıyla yoluna devam etti. Niyetleri ne olursa olsun (kontrgerilla ve faşistler karşısında meşru savunma, insanların hakça yaşadığı sosyalist bir toplum için devrim vb.) toplumda şiddetin yeniden üretilmesinde 68 kuşağının hâkim dili pay sahibi oldu. ‘Sağ’ından ‘sol’una şiddetin meşru olduğu, herkesin kendi hesabına şiddeti yücelttiği, militerleştiği bir toplumda en büyük ‘şiddetli’ darbe 1980’de kolayca meşruiyet kazandı...

68 kuşağında dille kurulan ilişki tabii ki sadece ‘şiddet dili’ değildi. Ancak bu şiddet dili, o dönemin öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz gibi insanları marjinalize etti. Beslendikleri ataerkil zihniyetin modern versiyonuyla mesafe koymayanlar ne kadar ‘kahraman’ ve ‘erkek’ olduklarını ispat etmeye çalışıp, ‘acil’ bir şekilde, en kısa yoldan devrim yapmaya soyundukça militarist iktidar dilini yeniden ürettiler. ‘Barışçı yol’ gibi zor olanı seçen Karadenizçatışmayalım” dedikçe ‘pasifistlikle’ suçlandı. ‘Kahramanlık’, ‘delikanlılık’ ve ‘erkek’ dilinin şiddeti, pasifistleri ‘kadınlaştırdı’. ‘Kadın gibi korkak’ görünmekten korkan daha sonraki nesiller -78’liler- hızla ve çok daha yoğun bir şekilde şiddet sarmalının içine girdiler...

İşte bugün Harun Karadeniz’ler karşısında Deniz Gezmiş’leri ‘hatırlıyorsak’, bunun sebebi sadece, en küçük insanlık emaresi taşımayan, Meclis’te “üçe üç!” diye bağıran cellatlar güruhunun, Deniz ve arkadaşlarının idam fermanlarını imzalamalarından kaynaklanmıyor. Bu ‘hatırlama’, Deniz’lerin ve Mahir’lerin dillerinin 68 gençliğinin çoğulluğundan galip çıkmalarından ve onların eylemlerinin darbeci generaller tarafından dünya çapındaki liberal politikalara uyum sağlamak yönünde en görünür ‘düşman’ı tanımlayıp araçsallaştırmalarından kaynaklanıyor daha çok... Sosyal adalet için 60’lı ve 70’li yıllarda sokaklara inmiş, sayısız kayıp vermiş isimsiz işçileri ve mücadelelerini ka’ale almıyor bu ‘hatırlama’ operasyonu... Çünkü onların mücadelelerini hatırlamak bugün için çok daha tehlikeli... Ve sadece kahramanları hatırlamak, ikonlar, idoller ve kahramanlar üzerinden kendini gerçekleştiren bir dilin devamı için çok daha faydalı...

Bugün 68’i sorgulayanların varlığına rağmen, kamuoyunda ‘milli kahraman-erkek’ modelinde sunulan ve ikonlaşan 68, giderek itibarı zayıflayan, hayatın ve toplumun çeşitlenmesiyle birlikte giderek zaafları açığa çıkan kemalist-ulusalcı çizginin “eskiler” deposunda başvurulan bir kaynak olarak işlev görüyor. 68 ve Deniz’ler vasıtasıyla bu iktidar dili ilave bir ‘asr-ı saadet’ yaratıyor. Ve bu dili kullananlar, her türlü yeniye karşı meşruiyet kazanmış gibi hissediyorlar kendilerini. İktidar dilinin çizdiği sınırlar içinde öne çıkan geçmişi bugün yeniden araçsallaştıranlar, aradan geçen zaman içinde o geçmişin izlediği tekçi ve şiddetli güzergahtan da bağımsız kalamıyorlar. Bugün varlığını sürdüren ve giderek muhafazakarlaşan dilin tahakkümü altında, yeninin getirdiği riskler karşısında, geçmişle yüzleşmek yerine onu basitleştirip, cemaatleşmiş varlıklarını sürdürmek için yeniden kurguluyorlar.

Sonuç olarak, Türk 68’i özellikle Avrupa ülkelerinden farklı bir seyir izledi. Bu farkta büyük ölçüde Türk modernleşmesine damgasını vuran otoriter eğilimlerden gençlerin de beslenmesi büyük rol oynadı. Ancak bu farkın bir başka nedeni, çok daha basit düzeyde, gençlerin farklı bir toplumsal yapıda evrilmesinden kaynaklanıyordu. Sanayileşmekte ve büyümekte olan Türkiye’de 68’e -farklı devrim stratejilerine rağmen- tek bir dil, darbe ya da devrimle ‘devlet iktidarını’ ele geçirmenin dili hâkim olurken, örneğin Fransa’da gençler hayatın her alanında seslerini yükseltiyorlardı. Fransa’da sosyal refah devletinin kazandırdıklarının yanısıra makinalaştırdığı insan bedenlerinin özgürlük arayışı, hayatın her alanındaki iktidarı sorguluyordu.

Sanayileşmekte olan toplumun, militarizmin, ataerkil yapıların, pozitivist, toplum mühendisi vesayetçi anlayışın bütün sıkıntılarını bünyesinde taşıyan ve bu yüzden hayatın her alanını sorgulamayı beceremeyen ‘eski’ kuşak devrimciler, anlamadıkları yeni kuşakları ‘apolitik’ olmakla aşağılyorlar... Yeni kuşaklar içinde eski ikonları yücelten birilerini buldukları zaman mutlu olup, fikirlerinin hâlâ geçerli olduğunu zannediyorlar. Ancak bugünün Türkiye’si ise 1968’in Türkiye’si değil; toplumun çok farklı katmanlarından, sınıflarından, kültürel gruplarından yükselen özgürlük talepleri eskinin eskimişliğini çok daha bariz bir şekilde ortaya seriyor. Ve onların beğenmedikleri gençler hayatın tam içinde, hayatı değiştiriyorlar.

İşte bu yüzden bugünün Türkiye’sinde 68’i yeniden düşünmek, iktidara karşı mücadele etmek, sadece tepede kurulu olan bir aygıtın ele geçirilmesini düşünmek anlamına gelmiyor. Bugünün Türkiye’sinde iktidara karşı bütün çoğulluğuyla direniş, eskimiş bir iktidar dilinin parçası olan 1968’i aşarak yeniden ve ‘daha fazla 68’ her zamankinden daha çok ve esas şimdi gündemde...
 



 
Mayıs
23
    
okuryazarhay | 23 Mayıs 2008 12:03 | 0 fav | etiket: ,  

 

 

Danıştay, Ergenekon'u görmezden geliyor

Önceki gün Danıştay Provokasyonu'nun ikinci yıldönümüydü… "Ulusalcı-Darbeci" Ergenekon çetesine mensup Alparslan Arslan'ın alçakça saldırısında Danıştay İkinci Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetmiş, Türkiye bir anda "alacakaranlık kuşağı"na girivermişti.

Danıştay Provokasyonu'nun tarihine dikkat buyurunuz…

Bir gün öncesinde yani 2006'nın 16 Mayıs günü "bir başka provokasyon" vardı:

Ekonomik kriz çıkarmak maksadıyla "sıcak para aktörleri"ne mali piyasalarımızdan çok büyük miktarda para çektirilme yoluna gidilmiş; Atlantik'in Öte Yanı'ndan düğmeye basılmak suretiyle başlatılan "ekonomik darbe teşebbüsü" tam üç hafta sürmüş ancak hedefine ulaşamamıştı!

Bu iki hadise; 2006'nın 15 Mayıs'ında Ankara'nın Kapalı Kapıları Ardında gerçekleşen "büyük kırılma" neticesinde tarihi bir darbe yiyen ABD'nin "Türkiye'nin Yeni Gidişatı"nı "siyasi ve ekonomik provokasyonlarla test etmesi" anlamına geliyordu.

 

* * *

Özbilgin'i anma töreninde konuşan Danıştay Başkanvekili Gönül Önbilgin saldırıyı "Cumhuriyet tarihinde dönüm noktası olabilecek olaylardan biri" diye niteleyerek laiklik vurgusu yaptı…

Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan ise mesajında Danıştay saldırısının "aslında demokratik, laik cumhuriyet ve çağdaşlığa yönelik bir saldırı olduğunu" vurguladı!

Bu iki açıklama, Danıştay saldırısının "dinci bir saldırgan" tarafından "laik rejime yönelik" olarak gerçekleştirildiği ön kabulüne dayanıyor…

Tam da bu yüzden, gerçeği hasıraltı etme çabalarına yardımcı oluyor!

Böylesine peşin kabuller, Danıştay Provokasyonu'nun senaryosunu yazanların işine gelir!

Tetikçi Arslan'ın saldırıyı "Danıştay 2. Dairesi'nin türban kararı nedeniyle işlediği" ve "İslamcı bir terörist" olduğu tezi ilk günden beri Laikçi Medya'da pompalanmıştı…

Sonrasında ise Arslan'ın "Ulusalcı" Ergenekon çetesinin tetikçisi olduğu ortaya çıkmıştı!

2006 Mayıs'ında "Cumhuriyet gazetesini bombalayan kadroda" da yer alan Arslan'ın kullandığı o el bombalarının Ümraniye cephaneliğindeki Ergenekon bombaları ile ikiz kardeş olduğu ispatlanmıştı.

Arslan'ı Veli Küçük'le bir arada gösteren fotoğrafın montaj değil gerçek olduğu da kanıtlanmıştı…

Alparslan Arslan yakalandığı vakit, babası oğlunun İslamcılarla ilgili olmadığını söylüyordu; bir süre sonra tam tersi açıklamalar yapmaya başlayarak oğlunu provokasyon senaryosunda yazıldığı gibi "dinci" biri gibi göstermeye gayret edecekti!

Tansel Çölaşan, Arslan'ın ateş ederken tekbir getirdiğini iddia etmiş; ancak saldırıda yaralanan bir Danıştay üyesinin tanıklığıyla böyle bir hadisenin olmadığı anlaşılmıştı…

Tetikçi sonradan verdiği ifadede "Tekbir getirmiş olabilirim" diyerek "durumu kurtarmaya" çalışmıştı!

Anlaşılan o ki, Arslan saldırı esnasında "kendisinden söylenmesi istenenleri" unutmuştu: İfadesinde telafi etmeye çalıştığı husus buydu…

Alparslan Arslan'ın; Danıştay saldırısından hemen sonra basında "Nurcu Şeyh!" Salih Hoca diye lanse edilen Salih Kurter adlı kişinin türbanla ilgili sohbetlerinden etkilenerek kanlı eylemi gerçekleştirdiği hikayesi kamuoyuna yetirilmek istenmişti…

"Salih Hoca" hakkında üç kez müebbet istendiği halde dava sonunda "şeyh" rolünde oynayan "aktör" bir anda beraat edivermişti!

 

* * *

Alparslan Arslan hakkında müebbet hapis cezası veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçeli kararında ise Danıştay-Ergenekon ilişkisini ispatlayan kesinleşmiş birçok bağlantıyı es geçerek saldırı ile örgüt arasında hukuki bir bağ olmadığına hükmetti!

Ayrıca, saldırının yıldönümünde konuşan Danıştay mensuplarının yüzde yüz olan Ergenekon bağlantısının uzağından bile geçmediklerini gördük!

O zaman şu soruyu sormamız şart oluyor:

Herkes hukuka saygı gösterecek ama yargı erkinin kendisi hukuka uymayacak/hukukun gereklerini yerine getirmeyecek öyle mi?

Demek oluyor ki; sadece Statükocu Medya'da değil yargı mekanizmasının içinde de Danıştay Provokasyonu'nun perde arkası ile yüzleşmeye cesaret edemeyenler var!

 



 
Mayıs
23
    

 

 

Hürriyet'in 'rakı kadehli' yalan manşeti, kapatma davası için eşsiz bir delildir!

Hürriyet; abartılı haberciliği, yalan haberi, asparagası, mizanseni, güdülemeyi, gözbağcılığı çok iyi bilir: Yıllar yılı psikolojik harekatın kralını yapmış bir gazetedir…

"Hürriyet-Eşitlik-Asparagas" ceridesi, beş yıl önce "Fransa'da mini etekli kızı diri diri yaktılar" sürmanşetiyle 60 yıllık tarihinin en büyük düzmece haberlerinden birine imza atarak içeriye "laiklik tehdit altında" mesajını şırınga edivermişti…

 

* * *

Üzerinize afiyet "Hürriyet Tarihinin Yalan Haberleri" başlıklı bir ansiklopedi hazırlıyorum!

Ne yazık ki, ansiklopediyi gazetenin altmışıncı yaş gününe yetiştiremedim. Kaçıncı yıldönümüne yetiştirebilirim inanın emin değilim…

İşim gittikçe zorlaşıyor…

Hürriyet'in yalan manşetleri son dönemde o kadar arttı ki, hepsine nasıl yetişeceğim diye kara kara düşünüyorum…

 

* * *

Amiral Gemisi'nin önceki günkü manşetinde "Bir Kadeh Rakı Artık Yasak" cümlesi okunuyordu…

Manşetin spotunda "alkollü içki satışındaki yeni mevzuatın herkesin kafasını karıştırdığı" yazılıydı…

Oysa, kamuoyunun kafasını karıştırmaya çalışan Hürriyet'in ta kendisiydi…

Gözbağcı manşet sayesinde, "AKP hükümeti laik yaşam tarzına o denli karışır hale geldi ki artık ülkede bir kadeh rakı bile yasaklanıyor" demeye getiriliyordu…

Hürriyet'in spot başlığında "Evin dışında içmek zor" cümlesi; hemen altında "Bar ve restoranlarda kadehle satış sona eriyor. İşin özeti 'içeceksen evinde iç' deniyor" ifadesiyle hüküm verilip, operasyon tamamlanıyordu!

İngiliz tabloid basınının bağımlısı olduğu o çürütücü prensip Hürriyet için bir kere daha devreye girmişti…

Neydi, o?

"-Gerçeğin, iyi bir öyküyü bozmasına izin verme!"

Gerçek şu ki, açık içki satma ruhsatına sahip yerlere barlara, lokantalara vesaireye yasak geldiği yoktu…

5752 sayılı kanun, yani yeni yasa, açıkta içki satması zaten yasak olan bakkallar, marketler, büfelerle ilgiliydi:

"Kimi yerlerde kapısının önüne masa atıp içki servisi yaparak yasağı çiğneyen bakkal ve marketlere şimdiye kadar olduğu üzere yönetmeliğe göre değil de, kanunla ceza verilmesi gerektiğinden" böyle bir kanun çıkarmak zaruri hale gelmiş, sonuçta yasa çıkmıştı…

Bu açık gerçek Hürriyet'in umurunda değildi, tabii…

Bundan daha elverişli ve de "ağızlara laik" hükümete çakma öyküsü olur mu?

"Büyük Gazete" zerre kadar utanmadan "Bir kadeh bile artık yasak" manşetiyle kamuoyunu yanıltarak, "Laiklik elden gidiyor" cenahına "cephanelik" taşıyor.

 

* * *

Hürriyet'in yalan manşetinin, Yargıtay Başsavcısı'nın çok hoşuna gideceğini sanıyorum…

Benzer yalan haberleri AKP iddianamesine koymuştu ya…

Başsavcımızın 'Ek İddianame' hazırlayıp; Hürriyet'in şu son manşetini de kapatma davasına yetiştirmesinde fayda var!

 

Danıştay, Ergenekon'u görmezden geliyor

Önceki gün Danıştay Provokasyonu'nun ikinci yıldönümüydü… "Ulusalcı-Darbeci" Ergenekon çetesine mensup Alparslan Arslan'ın alçakça saldırısında Danıştay İkinci Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetmiş, Türkiye bir anda "alacakaranlık kuşağı"na girivermişti.

Danıştay Provokasyonu'nun tarihine dikkat buyurunuz…

Bir gün öncesinde yani 2006'nın 16 Mayıs günü "bir başka provokasyon" vardı:

Ekonomik kriz çıkarmak maksadıyla "sıcak para aktörleri"ne mali piyasalarımızdan çok büyük miktarda para çektirilme yoluna gidilmiş; Atlantik'in Öte Yanı'ndan düğmeye basılmak suretiyle başlatılan "ekonomik darbe teşebbüsü" tam üç hafta sürmüş ancak hedefine ulaşamamıştı!

Bu iki hadise; 2006'nın 15 Mayıs'ında Ankara'nın Kapalı Kapıları Ardında gerçekleşen "büyük kırılma" neticesinde tarihi bir darbe yiyen ABD'nin "Türkiye'nin Yeni Gidişatı"nı "siyasi ve ekonomik provokasyonlarla test etmesi" anlamına geliyordu.

 

* * *

Özbilgin'i anma töreninde konuşan Danıştay Başkanvekili Gönül Önbilgin saldırıyı "Cumhuriyet tarihinde dönüm noktası olabilecek olaylardan biri" diye niteleyerek laiklik vurgusu yaptı…

Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan ise mesajında Danıştay saldırısının "aslında demokratik, laik cumhuriyet ve çağdaşlığa yönelik bir saldırı olduğunu" vurguladı!

Bu iki açıklama, Danıştay saldırısının "dinci bir saldırgan" tarafından "laik rejime yönelik" olarak gerçekleştirildiği ön kabulüne dayanıyor…

Tam da bu yüzden, gerçeği hasıraltı etme çabalarına yardımcı oluyor!

Böylesine peşin kabuller, Danıştay Provokasyonu'nun senaryosunu yazanların işine gelir!

Tetikçi Arslan'ın saldırıyı "Danıştay 2. Dairesi'nin türban kararı nedeniyle işlediği" ve "İslamcı bir terörist" olduğu tezi ilk günden beri Laikçi Medya'da pompalanmıştı…

Sonrasında ise Arslan'ın "Ulusalcı" Ergenekon çetesinin tetikçisi olduğu ortaya çıkmıştı!

2006 Mayıs'ında "Cumhuriyet gazetesini bombalayan kadroda" da yer alan Arslan'ın kullandığı o el bombalarının Ümraniye cephaneliğindeki Ergenekon bombaları ile ikiz kardeş olduğu ispatlanmıştı.

Arslan'ı Veli Küçük'le bir arada gösteren fotoğrafın montaj değil gerçek olduğu da kanıtlanmıştı…

Alparslan Arslan yakalandığı vakit, babası oğlunun İslamcılarla ilgili olmadığını söylüyordu; bir süre sonra tam tersi açıklamalar yapmaya başlayarak oğlunu provokasyon senaryosunda yazıldığı gibi "dinci" biri gibi göstermeye gayret edecekti!

Tansel Çölaşan, Arslan'ın ateş ederken tekbir getirdiğini iddia etmiş; ancak saldırıda yaralanan bir Danıştay üyesinin tanıklığıyla böyle bir hadisenin olmadığı anlaşılmıştı…

Tetikçi sonradan verdiği ifadede "Tekbir getirmiş olabilirim" diyerek "durumu kurtarmaya" çalışmıştı!

Anlaşılan o ki, Arslan saldırı esnasında "kendisinden söylenmesi istenenleri" unutmuştu: İfadesinde telafi etmeye çalıştığı husus buydu…

Alparslan Arslan'ın; Danıştay saldırısından hemen sonra basında "Nurcu Şeyh!" Salih Hoca diye lanse edilen Salih Kurter adlı kişinin türbanla ilgili sohbetlerinden etkilenerek kanlı eylemi gerçekleştirdiği hikayesi kamuoyuna yetirilmek istenmişti…

"Salih Hoca" hakkında üç kez müebbet istendiği halde dava sonunda "şeyh" rolünde oynayan "aktör" bir anda beraat edivermişti!

 

* * *

Alparslan Arslan hakkında müebbet hapis cezası veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçeli kararında ise Danıştay-Ergenekon ilişkisini ispatlayan kesinleşmiş birçok bağlantıyı es geçerek saldırı ile örgüt arasında hukuki bir bağ olmadığına hükmetti!

Ayrıca, saldırının yıldönümünde konuşan Danıştay mensuplarının yüzde yüz olan Ergenekon bağlantısının uzağından bile geçmediklerini gördük!

O zaman şu soruyu sormamız şart oluyor:

Herkes hukuka saygı gösterecek ama yargı erkinin kendisi hukuka uymayacak/hukukun gereklerini yerine getirmeyecek öyle mi?

Demek oluyor ki; sadece Statükocu Medya'da değil yargı mekanizmasının içinde de Danıştay Provokasyonu'nun perde arkası ile yüzleşmeye cesaret edemeyenler var!

 

 



 
Mayıs
23
    

 

 

 
Haritaları ellerinde kaldı!

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Büyük Ortadoğu Projesi için “Hiçbir zaman bir Amerikan Projesi değildi” iddiasında bulunuyor. Ayrıca “Türkiye bu projenin hedefinde yoktur” diyor. (Cumhuriyet, 10 Mayıs'08)

Wilson'ın inkarı, elbette gerçeği değiştirmiyor…

İki yıl önce ABD Silahlı Kuvvetler dergisinde yayınlanan malum BOP haritası çok tartışılmıştı: Haritada, bütün bir Ortadoğu “kasabın etleri parçalaması” gibi doğranmış…

Türkiye'nin Doğu'su ve Güneydoğu'su da “bölünmüş” olarak gösterilmişti!

BOP, o bildik haritalarla sınırlı değildi; çoğu günışığına çıkmayan başka haritalar da mevcuttu…

Neticede ne oldu?

O kumpas, o haritalar Sam Amca'nın elinde kaldı!

11 Eylül Kurgusu ile gelen Afganistan ve Irak işgallerini müteakip yürürlüğe sokulan BOP, ABD'nin “İslam dünyasına demokrasi getirme” numarasıyla hayata geçirilmek isteniyordu.

Buna mukabil, ABD Irak'ta ağır bir yenilgiye uğrayarak “kurtulması mümkün olmayan” bir batağa saplandı…

Afganistan'ta arzu ettiği başarıyı sağlayamadı, hatta son dönemde iyice sıkıntıya girdi…

En önemlisi de…

Tezkerenin reddedilmesiyle perde arkasında büyük ivme kazanan ve iki yıl önce bugünlerde “Ankara'nın kapalı kapıları ardında” nihayetlenen son

 

derece çarpıcı hadiseler neticesinde Washington “62 yıldır gizli iktidarı sayesinde hükmettiği” Ankara'yı kaybediyordu!

ABD ile hep uyumlu olmuş Körfez ülkeleri liderleri ise 1999-2000'den itibaren yüzleştikleri BOP haritalarının ne manaya geldiğinin farkına varmaya

 

başladılar; özellikle de ABD'nin Irak'ı işgalini ve 1 milyon sivilin katledildiğini gördükten sonra!

2003'ün ilk yarısı itibarıyla, Amerikan piyasalarında 257 milyar doları bulan Körfez sermayesi; 2007 sona ererken 90 milyar dolara düşmüştü…

Körfez ülkelerini yönetenler, bölgedeki dengelerin köklü bir değişikliğe uğradığını, bu bağlamda “ABD'den kopan Türkiye'nin bölgede hızla belirleyici

 

bir konuma yükseldiğini” gözlemlediler…

Bütün bu gelişmeler, ABD patentli “Büyük Ortadoğu Projesi”nin çok ağır bir darbe alarak çöküntüye uğradığı anlamına geliyor…

ABD'nin BOP'u askıdadır…

Böylelikle, “Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulması” planları da berhava oldu…

Türkiye'nin “yeni konumu” o karanlık hesaplara karşı en büyük engeldir!

Ankara'nın K.Irak'la bambaşka bir sayfa açmış olması, Türkiye'de ve bölgede son beş yıldır yaşanan gelişmelerle doğrudan bağlantılıdır…

Barzani'nin son dönemde tamamen farklılaşan demeçleri, dahası tavrı; sözünü ettiğim süreçle birebir ilgilidir…

Türkiye'nin Irak Bölgesel Kürt yönetimi ile temasları, bazılarının kirli propaganda yaparak iddia ettikleri gibi kesinlikle taviz vermek anlamına gelmiyor….

Iraklı Kürtler, bölgede Türkiyesiz çözüm olmayacağını gördüler…

“Kürt devletini kabullenme veya PKK'nın affedilmesi karşılığında” ABD'nin K.Irak'ta Türkiye'nin söz sahibi olmasını sağladığı yollu iddialar da;

 

“Washington'ın Tahran'a karşı Ankara'ya yol verdiği” yorumları da tamamen uydurmadır…

Kamuoyunu yanıltmaya yönelik gözbağcılıklar çöpe gitmiş; “gerçekte ne olduğu” fark edilmeye başlamıştır…

 

24 yıllık kanlı kabus PKK bitiriliyor; K.Irak'la ezberleri bozan bir sayfa açılıyor…

 

Son haftalarda peş peşe yaşanan gelişmelerin hepsi bugüne kadar anlattıklarımızı teyit ediyor.

Statükonun değişmiş olduğu gerçeği, her geçen gün

 

daha iyi algılanacaktır.

 



 
Mayıs
23
    

 

 

“Y-Muhtıra”nın Arka Planı

Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun “muhtıra gibi” bildirisinde AKP hükümeti “yargıyı etkileme gayretine girmek suretiyle kapatma davası lehinde sonuç almaya çalışmakla” suçlanıyor.

Oysa, ortada tam tersi bir durum var…

Anayasa Mahkemesi'nin iki önemli konudaki kararına tesir etmek isteyen Yargıtay'ın ta kendisidir.

“Y-Muhtıra” diye anılan bu çıkış, türbanla ilgili Anayasa değişikliğinin iptalini ve de AKP'nin kapatılmasını sağlayabilmeye yöneliktir.

Yargıtay'ın “siyasetin bahçesine bodoslama dalan” bildirisi yargının ne denli siyasallaştığının en çarpıcı örneğidir.

Yayınlanan bildirinin hukuki meşruiyeti yoktur!

“367 Sabih Kanadoğlu”nun bunca zamandır kapı kapı dolaşıp Anayasa Mahkemesi kararlarını etkileyebilmek uğruna attığı turlara, yaptığı açıklamalara Yargıtay Başkanlar Kurulu neden hiç tepki göstermemişti, acaba?

El Cevap: “Aynı Yolun Yolcusu” olduklarından!

 

* * *

Yargıtay Başkanlar Kurulu, artık egemenliğini yitirmiş bulunan Statüko'nun (Gizli İktidar) hesabına bir çıkış yapmış bulunuyor!

Anayasa Mahkemesi'nin kararlarını etkilemek istemeleri buradan kaynaklanıyor.

Bildirinin arka planındaki en güncel neden ise Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın “Karar ne olursa olsun, hem demokrasimiz, hem laikliğimiz hem de hukukumuz bu süreçten çok daha güçlenmiş olarak çıkacak” şeklindeki sözleridir!

Yargıtay, Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın Türkiye için olumlu bir tablo çizen çıkışını bloke etmek istemiştir.

Söz konusu “örtülü cevap” Eski Statüko adına bir “hareket çekme”dir…

Buna mukabil, hayati olan bir gerçek var:

Yargıtay bildirisi de, o bildirinin perde arkasındakiler de “Türkiye'nin Yeni Gidişatı”nı durduramazlar!

Mesela: “TSK'ya mal edilemeyecek” ve bir “oldu bitti” neticesinde gecenin bir vaktinde internette beliriveren 27 Nisan “sanal” muhtırası sözünü ettiğim gidişatı durdurabilmiş miydi?

Durduramamıştı…

Y-Bildiri; “Ankara'nın Kaybedenleri”nin ne denli büyük bir sıkıntı yaşadıklarını ve “Çıkmaz Sokak”ta debelendiklerini gösteriyor:

Daha önce vurguladığım gibi:

“Dönülmez akşamın ufkunda”lar...

 

* * *

Bu arada, AKP hükümeti de “Y-Muhtıra”yı yememiştir!

27 Nisan sanal muhtırasına 28 Nisan günü karşı bildiriyle dik durmuşlardı; Yargıtay'ın hareket çekmesine karşı da aynı sağlam duruşu sergilediler.

Psikolojik harekatı müteakip “Partinin kapatılması garanti, kesin yasak gelecek” ekseninde üretilen “kapkara bir yakın gelecek” fotoğrafıyla AKP'nin bakanları, vekilleri, örgütü, tabanı korkutulmaya çalışılıyor…

Maalesef, bu “korkutma”nın dolmuşuna binenler var…

AKP için en büyük yanlış, böyle bir “psikolojik harekat”tan etkilenerek yelkenleri indirmektir…

O yüzden, Hükümet'in Yargıtay'a karşı dik durmuş olması önemli bir gelişmedir.

 

* * *

Yargıtay'ın Statüko hesabına yaptığı son dönem çıkışları; Danıştay'ın dün Yargıtay'a destek atması falan hiç kimseyi yanıltmasın:

Türkiye'nin, “Gizli İktidar”ın hükmettiği günlere, geriye dönmesi mümkün değildir.

Bakınız, “geriye dönüş” için ısrarcı olunursa…

“Bir Millet Uyanıyor” adlı o tarihi yerli film sinemalarımızda gösterime girer…

“İlk Sesli Türk Filmi”nden bahsediyorum.

 

 

Hudson'ların “Zeyno”

Neo-Con'ların gözdesi Hudson Enstitüsü'nün “darbe falı bakmasıyla” ünlenmiş uzmanı Zeyno Baran yine sahnede…

Amerikan Kongresi'nde düzenlenen bir panelde konuşan Baran şöyle demiş:

“Washington'ın PKK'ya karşı gösterdiği hassasiyeti, Ankara El Kaide'ye karşı göstermiyor!”

Paneldeki ABD'li terör uzmanları Baran'ın bu çıkışını eleştirerek “Türkiye'nin El Kaide'ye karşı en üst düzeyde mücadele verdiğini” vurgulamışlar…

 

* * *

“Beyaz Saray Sözcüsü gibi” konuşan Zeyno Baran, PKK'yı imal eden gücün ABD olduğunu bilmez mi?

Washington'ın bunca yıldır terör örgütüne verdiği devasa desteği bir kalemde göz ardı ediyor, “Hudson” uzmanı…

Bush'un 5 Kasım Zirvesi'nde “PKK ortak düşmanımız” demek zorunda kaldığı süreci de Dabılyu'nun kabinesinde yer alan birisiymişçesine “samimi kabul eden” bir biçimde değerlendiriyor…

Güneydoğu'da -PKK'ya final darbesinin vurulduğu şu son dönemde- gerçekleştirilen provokasyonları da es geçiyor!

Bütün bunların üstüne Ankara'ya utanmaksızın “El Kaide faturası” çıkarıyor:

El Kaide'nin Washington üretimi bir “terör markası” olduğundan da haberi yokmuş gibi davranıyor, Zeyno Baran!

 

* * *

“Zeyno”nun 2006'nın sonbaharından bu yana dikkat çeken “İyi Saatte Olsunlar cephesinin Hudson Şubesi” bağlamındaki koşusunu hatırlamakta fayda var…

Baran'ın “darbe yanlısı” bu koşusu; “Türkiye'nin Yeni Gidişatı”nı tersine çevirebilmek için son iki yıldır birbiri peşine tezgahlanan “alacakaranlık kuşağı” hadiselerini algılayabilmek için de son derece öğretici bir “örnek olay” hükmündedir.

 

* * *

Baran, Newsweek'teki malum yazısında şu cümlesiyle “darbe kuponu” doldurmuştu: “Şöyle bir hesap ettim de, 2007'de Türkiye'de darbe olasılığı tam tamına yüzde elli…”

“Darbe-Toto” yazısındaki bir başka “muhteşem” cümleyi daha oynatalım: “Bir darbe olursa ortaya ille de demokratik olmayan bir Türkiye çıkacak diye bir şey yok…”

Newsweek yazısının ardından, medyamızdaki kimi sol ve de sağ kalemlerden “Zeyno”yu “Demokrat bir arkadaşımızdır” diye korumaya çabalayan hayli ilginç destek yazıları çıkmıştı!

 

* * *

Zeyno Baran, “yüzde elli” darbe olasılığını “Türkiye'nin en üst rütbeli subayları”na dayandırıyordu…

Ancak gelen yoğun tepkiler üzerine birdenbire “rütbe indirimi”ne gidivermiş; söz konusu askerlerin “alt seviye subaylar” olduğunu iddia etmişti…

Baran'ın çark edişi, elbette gerçeği değiştirmemişti. Kaldı ki, sonradan üst düzey komutanlardan biriyle “Genelkurmay İkinci Başkanı ile” görüştüğünü kabul etmişti, Zeyno Baran…

(Bu görüşmenin, sözü edilen komutanın 2006 Kasım'ında Washington ziyareti esnasında kaldığı otelde gerçekleştiğini o dönemde yazmıştım.)

 

* * *

Zeyno Baran, 27 Nisan 2007 gece yarısı bir “oldubitti” neticesinde ortaya çıkan “sanal” muhtırayı “Darbenin ayak sesleri” diye yorumlamış olmalı!

Ancak, beklediği “darbe” gelmemişti: Tersine Abdullah Gül Çankaya'ya çıkmış, darbelerden fal tutanların toto kuponları çöpe gitmişti…

2007 Haziran'ında Hudson Enstitüsü'nde Türkiye üzerine yazılan “kabus senaryoları”nın deşifre edilmesi, Zeyno Baran'ın foyasını tümüyle ortaya çıkarmıştı…

(22 Temmuz seçimine giden yolda iki “Hudson Provası” son anda önlenmişti: İzmir'de bir askeri aracın güzergahına bomba yerleştirilmesi olayı ile Tunceli'deki bir askeri karakola yönelik provokasyondan söz ediyorum.)

 

* * *

Final: Zeyno Baran'ın son sahne alışı esnasında Beyaz Saray Sözcüsü kıvamında konuşmasına aslında teşekkür etmek gerekir! Washington'ı kollayan, Ankara'yı suçlayan malum sözleri fevkalade aydınlatıcıdır!

Baran'ın temeldeki rahatsızlığı, “Washington'ın Ankara'yı kaybetmiş olması”dır.

 

 

Danıştay, Ergenekon'u görmezden geliyor

Önceki gün Danıştay Provokasyonu'nun ikinci yıldönümüydü… "Ulusalcı-Darbeci" Ergenekon çetesine mensup Alparslan Arslan'ın alçakça saldırısında Danıştay İkinci Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetmiş, Türkiye bir anda "alacakaranlık kuşağı"na girivermişti.

Danıştay Provokasyonu'nun tarihine dikkat buyurunuz…

Bir gün öncesinde yani 2006'nın 16 Mayıs günü "bir başka provokasyon" vardı:

Ekonomik kriz çıkarmak maksadıyla "sıcak para aktörleri"ne mali piyasalarımızdan çok büyük miktarda para çektirilme yoluna gidilmiş; Atlantik'in Öte Yanı'ndan düğmeye basılmak suretiyle başlatılan "ekonomik darbe teşebbüsü" tam üç hafta sürmüş ancak hedefine ulaşamamıştı!

Bu iki hadise; 2006'nın 15 Mayıs'ında Ankara'nın Kapalı Kapıları Ardında gerçekleşen "büyük kırılma" neticesinde tarihi bir darbe yiyen ABD'nin "Türkiye'nin Yeni Gidişatı"nı "siyasi ve ekonomik provokasyonlarla test etmesi" anlamına geliyordu.

 

* * *

Özbilgin'i anma töreninde konuşan Danıştay Başkanvekili Gönül Önbilgin saldırıyı "Cumhuriyet tarihinde dönüm noktası olabilecek olaylardan biri" diye niteleyerek laiklik vurgusu yaptı…

Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan ise mesajında Danıştay saldırısının "aslında demokratik, laik cumhuriyet ve çağdaşlığa yönelik bir saldırı olduğunu" vurguladı!

Bu iki açıklama, Danıştay saldırısının "dinci bir saldırgan" tarafından "laik rejime yönelik" olarak gerçekleştirildiği ön kabulüne dayanıyor…

Tam da bu yüzden, gerçeği hasıraltı etme çabalarına yardımcı oluyor!

Böylesine peşin kabuller, Danıştay Provokasyonu'nun senaryosunu yazanların işine gelir!

Tetikçi Arslan'ın saldırıyı "Danıştay 2. Dairesi'nin türban kararı nedeniyle işlediği" ve "İslamcı bir terörist" olduğu tezi ilk günden beri Laikçi Medya'da pompalanmıştı…

Sonrasında ise Arslan'ın "Ulusalcı" Ergenekon çetesinin tetikçisi olduğu ortaya çıkmıştı!

2006 Mayıs'ında "Cumhuriyet gazetesini bombalayan kadroda" da yer alan Arslan'ın kullandığı o el bombalarının Ümraniye cephaneliğindeki Ergenekon bombaları ile ikiz kardeş olduğu ispatlanmıştı.

Arslan'ı Veli Küçük'le bir arada gösteren fotoğrafın montaj değil gerçek olduğu da kanıtlanmıştı…

Alparslan Arslan yakalandığı vakit, babası oğlunun İslamcılarla ilgili olmadığını söylüyordu; bir süre sonra tam tersi açıklamalar yapmaya başlayarak oğlunu provokasyon senaryosunda yazıldığı gibi "dinci" biri gibi göstermeye gayret edecekti!

Tansel Çölaşan, Arslan'ın ateş ederken tekbir getirdiğini iddia etmiş; ancak saldırıda yaralanan bir Danıştay üyesinin tanıklığıyla böyle bir hadisenin olmadığı anlaşılmıştı…

Tetikçi sonradan verdiği ifadede "Tekbir getirmiş olabilirim" diyerek "durumu kurtarmaya" çalışmıştı!

Anlaşılan o ki, Arslan saldırı esnasında "kendisinden söylenmesi istenenleri" unutmuştu: İfadesinde telafi etmeye çalıştığı husus buydu…

Alparslan Arslan'ın; Danıştay saldırısından hemen sonra basında "Nurcu Şeyh!" Salih Hoca diye lanse edilen Salih Kurter adlı kişinin türbanla ilgili sohbetlerinden etkilenerek kanlı eylemi gerçekleştirdiği hikayesi kamuoyuna yetirilmek istenmişti…

"Salih Hoca" hakkında üç kez müebbet istendiği halde dava sonunda "şeyh" rolünde oynayan "aktör" bir anda beraat edivermişti!

 

* * *

Alparslan Arslan hakkında müebbet hapis cezası veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçeli kararında ise Danıştay-Ergenekon ilişkisini ispatlayan kesinleşmiş birçok bağlantıyı es geçerek saldırı ile örgüt arasında hukuki bir bağ olmadığına hükmetti!

Ayrıca, saldırının yıldönümünde konuşan Danıştay mensuplarının yüzde yüz olan Ergenekon bağlantısının uzağından bile geçmediklerini gördük!

O zaman şu soruyu sormamız şart oluyor:

Herkes hukuka saygı gösterecek ama yargı erkinin kendisi hukuka uymayacak/hukukun gereklerini yerine getirmeyecek öyle mi?

Demek oluyor ki; sadece Statükocu Medya'da değil yargı mekanizmasının içinde de Danıştay Provokasyonu'nun perde arkası ile yüzleşmeye cesaret edemeyenler var!

 

 Mahşerin İki Atlısı

BİRİNCİ ATLI:

CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın seksen yaşındaki partili bir vatandaşla diyalogu son derece "aydınlatıcı" ve "öğretici" oldu.

CHP'li vatandaşın hacca gitmek istediğini söylemesi üzerine, Sav "Boş ver, Araplara para kaptırma!" diyor…

Vatandaş "80'ime geldim, bir ayağım çukurda" karşılığıyla niyetinde ciddi olduğunu söylediğinde ise, Önder Sav bu defa da "Bakarsın Muhammed seni bırakmaz, buraya göndermez. Onun için sen yine şey yapma" diyerek alaycı tavrını sürdürüyor!

Baykal, olayın Önder Sav'a sorulması talimatını veriyor…

Sav, kendini şöyle savunuyor: "O vatandaşı çok uzun yıllardır tanıyorum. Kendisine takıldım sadece. Ben ne dediğimi bilmez miyim? Orada kamera olduğunu fark etmedim!"

Gördüğünüz gibi neresinden tutsanız elinizde kalacak bir hadise…

"Özrü Kabahatinden Büyük"gillerin Önder Bey kamera olmadığı vakit veya kameraları fark edemediğinde kim bilir neler söylüyordur?

Sav'ın yaşlı vatandaşla girdiği diyalog, CHP'nin halkın değer yargılarına ve inançlarına ne denli saygısız olduğunun en çarpıcı kanıtlarından birisidir.

Bu "örnek olay" Cumhuriyet Halk Seçmesin Partisi'nin bunca zamandır neden iktidara gelemediğini fevkalade iyi anlatıyor…

Son CHP Kurultayı vesilesiyle gösterime giren o iddialı sloganı unutmuş olamazsınız...

Reklam panolarında şöyle sesleniyordu, Baykal:

"Din de bizim, millet de bizim, devlet de bizim"

Deniz Bey'in eksiğini biz tamamlayalım:

"Önder Sav da sizin!"

Bakınız, bu milletin dinle ilgili değer yargılarını alaya alan Sav herhangi bir CHP'li değil:

Baykal'ın "olmazsa olmaz"ıdır, Önder Sav: Hiçbir zaman vazgeçemediği parti yöneticisidir; "sol" koludur!

 

* * *

İKİNCİ ATLI:

Eski bakanlardan Fikri Sağlar Birgün gazetesindeki köşesinde "Başbakan'ın Dolmabahçe Zirvesi'nde Genelkurmay Başkanı'nın önüne 'eşinin harcamaları'nı içeren bir dosya koyduğunu, Org. Büyükanıt'ın da bunun üzerine sert tavırlarından vazgeçtiğini" iddia etti…

Sağlar'ın "sav"ını "Yurttaş Kane" Aydın Doğan'ın öncü birliği Vatan gazetesi manşetine çekerek büyüttü!

Dolmabahçe görüşmesine ilişkin söz konusu iddialara hem Başbakanlık'ın hem de Genelkurmay'ın tepkisi çok sertti…

Başbakanlık, Sağlar'ın yazdıklarını "Hayasız bir yalan"; Genelkurmay ise "Ahlak dışı bir saldırı" olarak niteledi…

Geçen yılki Dolmabahçe Zirvesi hakkında bugüne kadar Statükocu-Ulusalcı çevreler birçok defa "yanlış bilgilendirme" yaparak kamuoyunu yanıltmaya çalışmışlardı…

Zirveyi takip eden günlerde "Büyükanıt Erdoğan'a posta koydu" gibilerinden tumturaklı yalanlar revaçtaydı…

Şimdikinde yani "Fikri Sağlar'ın dolmuşa bindirildiği" son numarada, Erdoğan "şantajcı" Büyükanıt da "şantaja boyun eğerek geri çekilen komutan" olarak gösterilmeye çalışılıyor!

Sağlar üzerinden tedavüle sokulan tümüyle uydurma "perde arkası" sayesinde, kamuoyu bu kez çok daha farklı nedenlerle güdülenmek isteniyor…

Bir yandan, tam da şu sıra Büyükanıt'la Erdoğan'ın arası bozulmak isteniyor; diğer taraftan ise Genelkurmay Başkanı göreve geldiğinde kendisine "hükümete hareket çekmesi bağlamında" ümit bağlayan çevrelerin nazarında "bitirilmek" isteniyor…

Bütün bunlar ne demek?

Şu kadarını söyleyeyim: "Statükocu-Ulusalcı" Cephe "kaybeden taraf olarak" özellikle şu son dönemde çok büyük sıkıntıda!

"Çıkmaz Sokak"talar…

"Dönülmez Akşam'ın Ufkunda"lar…

 

 

Haritaları ellerinde kaldı!

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Büyük Ortadoğu Projesi için “Hiçbir zaman bir Amerikan Projesi değildi” iddiasında bulunuyor. Ayrıca “Türkiye bu projenin hedefinde yoktur” diyor. (Cumhuriyet, 10 Mayıs'08)

Wilson'ın inkarı, elbette gerçeği değiştirmiyor…

İki yıl önce ABD Silahlı Kuvvetler dergisinde yayınlanan malum BOP haritası çok tartışılmıştı: Haritada, bütün bir Ortadoğu “kasabın etleri parçalaması” gibi doğranmış…

Türkiye'nin Doğu'su ve Güneydoğu'su da “bölünmüş” olarak gösterilmişti!

BOP, o bildik haritalarla sınırlı değildi; çoğu günışığına çıkmayan başka haritalar da mevcuttu…

Neticede ne oldu?

O kumpas, o haritalar Sam Amca'nın elinde kaldı!

11 Eylül Kurgusu ile gelen Afganistan ve Irak işgallerini müteakip yürürlüğe sokulan BOP, ABD'nin “İslam dünyasına demokrasi getirme” numarasıyla hayata geçirilmek isteniyordu.

Buna mukabil, ABD Irak'ta ağır bir yenilgiye uğrayarak “kurtulması mümkün olmayan” bir batağa saplandı…

Afganistan'ta arzu ettiği başarıyı sağlayamadı, hatta son dönemde iyice sıkıntıya girdi…

En önemlisi de…

Tezkerenin reddedilmesiyle perde arkasında büyük ivme kazanan ve iki yıl önce bugünlerde “Ankara'nın kapalı kapıları ardında” nihayetlenen son derece çarpıcı hadiseler neticesinde Washington “62 yıldır gizli iktidarı sayesinde hükmettiği” Ankara'yı kaybediyordu!

ABD ile hep uyumlu olmuş Körfez ülkeleri liderleri ise 1999-2000'den itibaren yüzleştikleri BOP haritalarının ne manaya geldiğinin farkına varmaya başladılar; özellikle de ABD'nin Irak'ı işgalini ve 1 milyon sivilin katledildiğini gördükten sonra!

2003'ün ilk yarısı itibarıyla, Amerikan piyasalarında 257 milyar doları bulan Körfez sermayesi; 2007 sona ererken 90 milyar dolara düşmüştü…

Körfez ülkelerini yönetenler, bölgedeki dengelerin köklü bir değişikliğe uğradığını, bu bağlamda “ABD'den kopan Türkiye'nin bölgede hızla belirleyici bir konuma yükseldiğini” gözlemlediler…

Bütün bu gelişmeler, ABD patentli “Büyük Ortadoğu Projesi”nin çok ağır bir darbe alarak çöküntüye uğradığı anlamına geliyor…

ABD'nin BOP'u askıdadır…

Böylelikle, “Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulması” planları da berhava oldu…

Türkiye'nin “yeni konumu” o karanlık hesaplara karşı en büyük engeldir!

Ankara'nın K.Irak'la bambaşka bir sayfa açmış olması, Türkiye'de ve bölgede son beş yıldır yaşanan gelişmelerle doğrudan bağlantılıdır…

Barzani'nin son dönemde tamamen farklılaşan demeçleri, dahası tavrı; sözünü ettiğim süreçle birebir ilgilidir…

Türkiye'nin Irak Bölgesel Kürt yönetimi ile temasları, bazılarının kirli propaganda yaparak iddia ettikleri gibi kesinlikle taviz vermek anlamına gelmiyor….

Iraklı Kürtler, bölgede Türkiyesiz çözüm olmayacağını gördüler…

“Kürt devletini kabullenme veya PKK'nın affedilmesi karşılığında” ABD'nin K.Irak'ta Türkiye'nin söz sahibi olmasını sağladığı yollu iddialar da; “Washington'ın Tahran'a karşı Ankara'ya yol verdiği” yorumları da tamamen uydurmadır…

Kamuoyunu yanıltmaya yönelik gözbağcılıklar çöpe gitmiş; “gerçekte ne olduğu” fark edilmeye başlamıştır…

24 yıllık kanlı kabus PKK bitiriliyor; K.Irak'la ezberleri bozan bir sayfa açılıyor…

Son haftalarda peş peşe yaşanan gelişmelerin hepsi bugüne kadar anlattıklarımızı teyit ediyor. Statükonun değişmiş olduğu gerçeği, her geçen gün daha iyi algılanacaktır.

 



 
Mayıs
23
    

 

Taarruz emrini emekliler verdi

18 Şubat 2008'de bir panelde buluşan emekli savcılar Kanadoğlu ve Savaş ile emekli orgeneral Eruygur ve Mümtaz Soysal, AK Parti'ye karşı başlatılan yargı sürecinin startını veren konuşmalara imza attı.

Taarruz emrini  emekliler verdi

 ANKARA
Cumhurbaşkanı seçiminde Meclis Genel Kurulu'nda 367 milletvekilinin olması gerektiğine ilişkin fikrin mimarı olan Yargıtay Cumhuriyet eski Başsavcısı

Sabih Kanadoğlu'nun aylar öncesinden yaptığı öngörülerin bir bir gerçekleştiği ortaya çıktı. Kanadoğlu, 18 Şubat 2008 günü Başkent

Üniversitesi'nde Jandarma eski Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Prof. Dr. Mümtaz Soysal ve eski Başsavcı Savcı Vural Savaş ile

katıldığı panelde, yargının en etkili biçimde, bir “silah” olarak kullanılması gerektiğini söylemişti.

PANEL MİLAD OLDU

Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından düzenlenen “2008 Türkiye'sinde olaylar ve yorumlar” konulu panelde, önceki gün yayınlanan ve hükümeti

hedef alan Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisinin ilk işaretleri verilmişti. Bu panelden sadece bir ay sonra, 14 Mart'ta AK Parti hakkında kapatma

davası açıldı. Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun hükümete karşı yayınladığı bildiride de, panelde ifade edildiği gibi “yargının siyasi iktidara karşı muhalif

bir odak ve bir silah olarak kullanılmasının” örnekleri gösterildi.

ARTIK TARRUZA GEÇELİM

Yargıtay Cumhuriyet eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, konuşmasında laikliğin ve cumhuriyet ilkelerinin tehlike altında olduğunu belirterek, ,“yargının bir silah olarak kullanılması gerektiğini” belirtmişti.

Soysal ise, yargı üzerinden “bir büyük taarruz” başlatılmasını önererek, “Şimdi bunlar hukukun ırzına geçmek üzereyken hakkın savunucusu biz

olduk. Bunlarla haklı olarak vuruşacağız ve sonunda kazanacağız. Büyük taarruz başlayacak. Bir büyük tehlike ile karşı karşıyayız ve bu yüzden

seferberlik ilan edilmelidir” diyordu.

 

Sabih Kanadoğlu:

Hükümet ülkeyi dinci diktaya götürüyor. Buna karşı yargının bir silah olarak kullanılması gerekiyor. Yargı laiklik ve cumhuriyetin korunmasında en etkili silahtır.

 

Şener Eruygur:

Kusura bakmayın, hepsine sonuna kadar katıldığım bu sözleri alkışlayamıyorum. Çünkü ben alkışlayınca, bu durum 'darbe çağrısı' olarak nitelendiriliyor.

 

Vural Savaş:

Ben olsam hemen açardım davayı. Çünkü beklenildikçe riske gi-riliyor. Görev süresi bitecek olan üyelerin yerine hükümetin zihniyetinde kişiler atanır, böylece iş işten geçmiş olur.

 

Mümtaz Soysal:

Bunlarla haklı olarak vuruşacağız ve sonunda kazanacağız. Büyük taarruz başlayacak. Bir büyük tehlike ile karşı karşıyayız ve bu yüzden seferberlik ilan edilmelidir.

 

23.05.2008

 



 
Mayıs
23
    

 

Eğer geçmiş bir trendi gösteriyorsa o zaman da AKP tekrar büyük bir patlama yaşayıp yüzde 70 civarında filan oyla iktidara gelecektir.

Bu olunca, yeni hükümet mutlaka zamanında etrafa sert bildiriler yollayanlara mutlaka teşekkürünü net olarak bildirecektir.


Serdar TURGUT

 

‘Muhtıra etkinliği faktörü’ adıyla bilinen bir gösterge var mı bilmiyorum ama eğer varsa eskiden bu etkinlik faktörü katsayısı 10 civarındayken, AKP yönetimi sırasında muhtıraların etkinlik faktörü katsayısı sıfıra yaklaştı.
S-muhtıra


Açıkça söyleyeyim; yargı çevrelerinin öyle sert bildiriler filan yayınlaması bana utandırıcı geliyor artık.

Çünkü yakışmıyor. Modern olmak iddiasındaki bir ülkede yargı etrafa maço laflarla çatan cümleler etmez diye düşünüyorum ben

Eline her kağıt kalem alan ve alfabeyi sökmüş olan, muhtıra benzeri bildiriler yayınlama âdetinde olduğundan memlekette müthiş bir muhtıra çokluğu veya kirliliği sorunu var.

Ben de bu kirlilik ortamından cesaret alarak kendi ‘s-muhtıramı’ yayınlamaya karar verdim. Özetle; ‘Yeter artık, kesin sesinizi’ demek istiyorum.

Benim bildiğim, alışık olduğum, bu memlekette muhtıra yayınlamak manasızlığı askerlerin tekeliydi. Biz böyle yetiştik, böyle gördük. Deyim yerindeyse; memleket terbiyemiz bunu gerektiriyordu.

‘Muhtıra etkinliği faktörü’ adıyla bilinen bir gösterge var mı bilmiyorum ama eğer varsa eskiden bu etkinlik faktörü katsayısı 10 civarındayken, AKP yönetimi sırasında muhtıraların etkinlik faktörü katsayısı sıfıra yaklaştı.

Askerler, cumhurbaşkanlığı konusunda bir girişimde bulunarak laf ettiler ve sonunda onların isteğinin tam tersinin yaşanmasına yardımcı oldular.

Katı eğitimden geçmiş ve değişmez olmakla övünen askerler acaba son muhtıra fiyaskosundan ders aldılar mı bilemiyorum ama ders almadılarsa o girişimin muhtıraların sonu olacağı beklentisi vardı ülkede.

Belki askerler açısından muhtıra yayınlama âdetine son verilmiştir ama memleket muhtıralardan mahrum kalmasın diyen çevreler, askerlerin bıraktığı boşluğu doldurup bizi muhtıralardan mahrum bırakmıyor.

Şimdiki favori muhtıra yayınlama kurumu ise yargı çevreleri oldu. İnsana, ‘Bir onlar eksikti’ dedirtecek bir gelişme.

Açıkça söyleyeyim; yargı çevrelerinin öyle sert bildiriler filan yayınlaması bana utandırıcı geliyor artık. Çünkü yakışmıyor.

Modern olmak iddiasındaki bir ülkede yargı etrafa maço laflarla çatan cümleler etmez diye düşünüyorum ben.

Türkiye’de şöyle bir sosyolojik eğilim var: Atanma yoluyla göreve gelen bazı insanlar kendilerini daima seçilmişlerin üstünde görüyor. Belki kişisel olarak bakıldığında böyledirler de, bilemiyorum. Ama insanda biraz mütevazılık olur, biraz demokrasi nosyonu bulunur ve haddini bilir. Ama maalesef bizim atanmışlarımızda haddini bilmek hiç yok. Cumhuriyetin kuruluşunda da durum böyleydi, Avrupa Birliği’ne üyeliğe hazırlanıyoruz, maalesef hâlâ daha öyle.

Güzel kadroları var, kendilerini ülkenin geneline karşı pek sorumlu hissetmiyorlar yani yaptıklarının ülkeye etkisinin ne olacağını düşünmeye bile yeltenmiyorlar. Kafalarında korumakla yükümlü olduklarına inandıkları bazı kırmızı çizgiler var, o çizgiler neden hep olmak zorunda bunu da sorgulamak istemiyorlar.

Kadrolu işleri de sağlam, her koşulda dünya yıkılsa da maaşları garanti. Yani ekonomik koşulları da, krizleri filan da düşünmek zorunda değiller ve oy alarak gelmiş insanlara karşı ağızları hiç durmuyor.

Bu durum artık sona ermeli. Sıktılar artık. İsterlerse konuştuklarında dünyanın en doğru fikirlerini söylüyor olsunlar, isterlerse de dünyanın en kaliteli düşünürü olsunlar, belirli bürokratik konumdakilerin artık susmayı öğrenme zamanı çoktan geldi geçiyor bile.

Susmaları zor gelecekse onlara şunu anlayacakları şekilde söyleyeyim bari; bakın sizler her konuştuğunuzda, her sert bildiriler filan yayınladığınızda hep talep ettiğinizin tam tersi sonuçlar yaşanıyor.

Bir zamanlar Erdoğan’ı hapsettiniz, adam ondan sonra çıktı ve çatır çatır Başbakan oluverdi. Gül’ü engellemeye çalıştınız, şimdi Çankaya’da keyif çatıyor. Şu aralar da hedefinizde yine AKP var.

Eğer geçmiş bir trendi gösteriyorsa o zaman da AKP tekrar büyük bir patlama yaşayıp yüzde 70 civarında filan oyla iktidara gelecektir.

Bu olunca, yeni hükümet mutlaka zamanında etrafa sert bildiriler yollayanlara mutlaka teşekkürünü net olarak bildirecektir.


Serdar TURGUT

 23.05.2008

 



 
Mayıs
11
    

 

2) ’’YOL Medien Anonim Şirketi’’nin şirket bileşimi nasıldır?

 

’’YOL Medien Anonim Şirketi’’, çok ortaklı bir Anonim Şirket’tir.

 

Almanya yasalarına göre kurulmuş olan ’’YOL Medien Aktien Gesellschaft’’ın

 

kuruluş sermayesi 1.000.000 Euro’dur. 

 

1 milyon Euro olan kuruluş sermayesi 500 Euro’luk hisselerden oluşmuş olup, toplamı 2000 hissedir.

 

Her kişi yada her tüzel kişi, dernek, enstitü, vakıf vb.

 

’’YOL MEDIA AG’’den 500 Euro karşılığı hisse alabilecektir. Hisse satışlarını ve kontrolünü,

 

şirketin Denetleme Kurulu (İcra Kurulu) yönetecektir. 

 

’’YOL MEDIA AG’’ye ortaklık için minumum ortaklık payı 1 Hisse (500 Euro), maxiumum 200

 

Hisse (100.000 Euro)’dir. 

 

’’YOL MEDIA AG’’de birinci dereceden miras hakkı dışında, hisselerin devri ve üçüncü kişilere satışı şirket Denetleme Kurulu

onayı ile yapılabilecektir.

 

 

Yayın İlkeleri


YOL tv’nin şirket bilgileri, yayın politkası, spotları, teknik kapasitesi şöyledir...

‘’YOL Medien Anonim Şirketi’’,  Türkiye’den ve Avrupa’dan bir çok kişinin ortak olduğu yazılı ve görsel basında, cd, kaset ve kitap alanlarında

faaliyet yürütecek alternatif bir medya kuruluşudur.

YOL tv ise bu alternatif medya kuruluşunun televizyondaki adıdır. 

1) ‘’YOL Medien Anonim Şirketi’nin amaçları?

1) Uydu, kablo ve benzeri alanlarda televziyon yayını yapmak, bu amaca uygun olarak stüdyo ve gerekli alt yapıyı oluşturmak.

2) Televizyon ve sinema için filmler üretmek, bu alanda yapılmış filmlerin temsilciliğini üstlenmek, alım ve satımını yapmak.

3) Her türlü müzik ve film klibi üretmek, bu alanda yapılmış ürünlerin temsilciliğini üstlenmek, alım ve satımını yapmak.

4) Reklam ve haber ajansı kurmak.

5) Radyo yayını yapmak.

6) Dergi, gazete, kitap basmak ve yayınlamak, bu ürünlerin grafik çalışmalarını yapmak Için kuruluştur.

 

 

 

2) ’’YOL Medien Anonim Şirketi’’nin şirket bileşimi nasıldır?

 

’’YOL Medien Anonim Şirketi’’, çok ortaklı bir Anonim Şirket’tir. Almanya yasalarına göre kurulmuş olan ’’YOL Medien Aktien Gesellschaft’’ın

 

kuruluş sermayesi 1.000.000 Euro’dur.  1 milyon Euro olan kuruluş sermayesi 500 Euro’luk hisselerden oluşmuş olup, toplamı 2000 hissedir.

 

Her kişi yada her tüzel kişi, dernek, enstitü, vakıf vb. ’’YOL MEDIA AG’’den 500 Euro karşılığı hisse alabilecektir. Hisse satışlarını ve kontrolünü,

 

şirketin Denetleme Kurulu (İcra Kurulu) yönetecektir.  ’’YOL MEDIA AG’’ye ortaklık için minumum ortaklık payı 1 Hisse (500 Euro), maxiumum 200

 

Hisse (100.000 Euro)’dir.  ’’YOL MEDIA AG’’de birinci dereceden miras hakkı dışında, hisselerin devri ve üçüncü kişilere satışı şirket Denetleme Kurulu

onayı ile yapılabilecektir.

 

 

 

 

3) ’’YOL Medien Anonim Şirketi’’nin yönetim organları hangileridir?

’’YOL Medien Anonim Şirketi’’nin bir Anonim Şirket olduğu için en üst yönetim organı her hissedarın hissesi kadar oy ile temsil edildiği Genel Kurul’dur. Genel Kurul dışında yönetim organları ise sırasıyla şöyledir:

a)      Denetleme Kurulu (İcra Kurulu)

b)      Yönetim Kurulu

c)       Yayın Kurulu

’’YOL MEDIA AG’’ ayrıca kendi bünyesinde ’’40 kişilik bir Danışma Kurulu’’ oluşturacaktır.

4) YOL tv’nin kuruluş amacı ve yayın politikası nedir?

YOL tv, çok kültürlü ve aydınlanmacı bir anlayışla bütün toplumu kucaklayan, birleştiren, izleyiciyi aktif olarak programlara katan, alternatif bir televizyon yayın platformudur. Kendisini bugüne kadar televizyon ekranlarında yeterince ifade edemeyen bütün toplumsal kesimler YOL tv’de ’’kendilerini kendi gözleriyle görme, kendi ağızlarıyla anlatma, kendi kulaklarıyla dinleme’’ fırsatını yakalayacaklardır.

YOL tv, Alevi kültürü başta olmak üzere, Anadolu kültürlerini oluşturan bütün katmanlara pozitif ayrımcılık anlayışıyla yaklaşan ve çok kültürlü bir anlayışla bütün toplumu kucaklayan birleştirici bir ekrandır.

Söyleyecek sözü olana açık olan ekranımız, her türlü fundementalistlere, ırkçılara, ayrımcılara kapalıdır. Bu anlamıyla da YOL tv, objektif gazetecilik ilkelerine bağlı, demokrasiden, laiklikten, cumhuriyetten ve temel insan haklarından yana açıkça taraftır.

Emek, özgürlük ve barış güçlerine kendilerini sansürsüz anlatma fırsatı sunan YOL tv, Alevi hareketinin de içinde yer alacağı ve her alanda demokratikleşmeyi sağlayacak bir platformunun oluşması için de açıktan taraftır.

YOL tv, demokratik ve çok kültürlü bir Avrupa Birliği çerçevesinde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasını da açıkça destekler ve bu yaklaşıma uygun programlar yapar.

Bütün bu yaklaşımlardan dolayı YOL tv, değişimi isteyenlerin televizyonudur!

5) YOL tv’nin basın-yayın ilkeleri nelerdir?

YOL tv, yukarıdaki bu yaklaşımlarını hayata geçirirken, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne ve Türkiye’nin de imzaladığı buna benzer uluslararası ortak anlaşmalara uymayı, insan onuruna saygı duymayı, dil, din, cinsiyet, ırk ayrımı yapmamayı, fikir özgürlüğünü savunmayı ve genel toplumsal hoşgörüyü yayın ilkeleri olarak peşinen kabul eder.

YOL tv, yine bu anlayıştan hareketle,  ırkçılığı ve din, dil, cinsiyet ayrımcılığını, şiddet içeren, insan onurunu yaralayıcı, savaşı yücelten yaklaşımları, çocuklara yönelik toplumun genel ahlaki değerlerini önemsemeyen yaklaşımları ve  pornografik yayınları, gençlerin fiziksel ve  ruhsal  gelişimlerini olumsuz etkileyen yayınları ise baştan reddeder ve bu alanda yayınlarında taviz vermez.

6) YOL tv’nin ana spotu ve diğer spotları nelerdir?

     

  • Yola düşen ışık, YOL tv!

     

  • Laik ve demokratik bir Türkiye için, yolunuz açık olsun! Yol tv!
  •  

  • Objektif yayıcılık ilkelerine bağlı, demokrasiden, laiklikten, cumhuriyetten ve insan haklarından yana açıkça taraf olarak yola çıktık...
  •  

  • Kimliklerin ve kültürlerin buluştuğu kanal, YOL tv!

     

     

  • Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan! Yolumuza ışık tutanlar YOL tv ekranlarında...
  •  

  • YOL tv, değişim isteyenlerin televizyonu!

     

     

  • YOL tv, sesi, sazı, semahı sizlerle buluşturuyor...

     

     

  • Kendi kaynaklarımızı kullanarak yarını yaratmak isteyenler YOL tv’de buluşuyor!

     

     

  • YOL tv, dayanışmanın ve paylaşımın yeniden önemli değerler olduğunu, bencilliğe ve kişisel çıkaralara mahkum olmadığımızı göstermek için yayında!

     

     

  • Doğru bilgi olmadan toplumsal gelişme olmaz. Yalanlar açığa vurulmadan, sorgulamadan hukuk da olmaz, demokrasi de!

     

     

  • YOL tv, gizlenen gerçekleri göstermek için yola çıkıyor!

7) YOL tv’nin yayın alanı (kapsama alanı):

YOL tv, uydudan, TURKSAT (Euroasiasat) üzerinden yayın yapmaktadır. Kapsama alanı bütün Avrupa, Türkiye, Türki Cumhuriyetlerinin batısı, İran, Irak, Suriye, Kıbrıs ve Kuzey Afrika’dır.

YOL tv, aynı zamanda hem Türkiye’de, hem de Avrupa’da kablodan ve digital platform üzerinden de yayın yapmayı hedeflemektedir.

8) YOL tv’nin yayın merkezi:

YOL tv’nin yayın merkezi Almanya Köln’dür, ancak İstanbul başta olmak üzere bir çok önemli merkezde kendi stüdyolarını ve temsilciliklerini oluşturmaktadır. YOL tv, haber başta olmak üzere önümüzdeki dönemde merkezini İstanbul’a taşıyacak, Ankara, İzmir ve Adana’da da stüdyolar oluşturacaktır.

YOL tv’nin şu anda Almanya ve Türkiye başta olmak üzere bir çok önemli merkezde (Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İsviçre, İsveç) temsilcilikleri bulunmaktadır.

9) YOL Medya Okulu

YOL tv, orta vadede Avrupa’da ve Türkiye’de hem kendi muhabirlerini, hem de potansiyel muhabirlerini kamera, montaj, reji, haber vb. alanlarda eğitmek için ’’YOL Medya Okulu’’ kurmayı veya bu alanda faaliyet gösteren okullarla işbirliği yapmayı planlamıştır.

10) Haber Ajansı

YOL tv, kendi haber ağını oluşturmak için, Türkiye ve Avrupa başta olmak üzere Alevilerin olduğu her yerde bir ’’Haber Ajansı’’ oluşturacaktır.

11) Reklam Ajansı

YOL tv, reklam ve tanıtım alanlarında kendi olanaklarını değerlendirmek için bir reklam ajansı oluşturacaktır.

12) Produktion Firması:

YOL tv, müzik klibi, reklam spotu başta olmak üzere kendi üretimleri için bir ’’produktion firması’’ kuracaktır.