İspanya basını Milli Takımı mercek altına aldı. Aurelio Euro 2008'in yıldız ismi olmaya aday gösterildi
Aurelio Euro 2008'ın yıldız adayı
23 Mayıs 2008 Cuma 15:44
İspanya basını Milli Takımı mercek altına aldı. Aurelio Euro 2008'in yıldız ismi olmaya aday gösterildi.
2008
Avrupa Futbol Şampiyonası finalleri öncesinde İspanyol basınında
yapılan değerlendirmelerde, Türk Milli Takımı'nın Brezilya asıllı
oyuncusu Mehmet Aurelio'nun turnuvanın yıldızı olabileceği belirtildi.
Aurelio'yu ''turnuvada yıldızı parlayabilecek oyuncu'' olarak tanıtan İspanyol televizyonları, ''Türkiye,
Mehmet sayesinde bu zamana kadar sahip olmadığı karakterde bir oyun
ortaya koymaya başladı. Mehmet Aurelio, Türk orta sahasının dinamosu'' değerlendirmesinde bulundu.
Öte
yandan Avrupa Şampiyonası'ndan dolayı İsviçre ve Avusturya'ya ilk
gidecek takımların 1 Haziranda Portekiz ve Türkiye olacakları
belirtildi. İspanya, 5 Haziran tarihinde İsviçre'ye en son varacak
takım olurken, İspanyol basını, ''İnşallah en geç de dönen biz oluruz''
dileğini aktardı.
Görevi Mars’da
yaşam izi aramak olan Phoenix’in (Anka Kuşu) 7 dakikalık heyecan dolu
inişi Mars’dan ve Nasa’dan canlı yayınla bu Pazar NTV ekranına gelecek.
İSTANBUL - Nasa’nın Mars’ın keşfi için 4
Ağustos 2007’de dünyadan fırlattığı son uzay aracı Phoenix, Türkçe
adıyla “Anka Kuşu” Pazar gecesi kızıl gezegenin yüzeyine iniş yapacak.
Görevi Mars’da yaşam izi aramak olan “Anka Kuşu”nun 7 dakikalık heyecan
dolu inişi Mars’dan ve Nasa’dan canlı yayınla NTV ekranında. 23.10’da
başlayacak özel yayını Işın Eliçin sunacak.
ANKA KUŞU, MARS’TA HAYAT ARAYACAK Mars’a ulaşmak için 10
aydır yolcuğunu sürdüren ve 680 milyon kilometre kateden Anka Kuşu’nun
amacı iniş yapacağı gezegenin kuzey kutup bölgesinin geçmişte mikrobik
yaşam için uygun koşullar sağlayıp sağlamadığı keşfetmek; bir başka
deyişle “Mars’ta geçmişte hayat var mıydı?” sorusuna kesin bir yanıt
bulmak...
Nasa yetkililerinin “Bize tırnak yedirtecek!” dediği
Anka Kuşu’nun zorlu görevinin son 7 dakikası yetkililer için özellikle
önem taşıyor. Her şey yolunda giderse Mars’ın atmosferine saniyede 5,7
km hızla (saatte 20 bin 800 km) girecek olan Anka Kuşu’nun Kızıl
Gezegen’in kuzey kutbuna başarıyla indiği Pazar 23.53’te doğrulanacak.
Endişeli anların yaşanabileceği son 14 dakikada 26 kritik manevra
yapacak uzay aracı, özellikle son 7 dakikada hızı saniyede 2,4 metreye
düşene kadar roketlerini ateşleyecek...
32 YIL SONRA İLK MOTORLU İNİŞ Anka
Kuşu hedefine başarılı bir yumuşak iniş yaparsa bu 1976’da Viking 2 ve
1999’da Mars Polar Lander uzay araçlarının Kızıl Gezegen’e alçalışı
sırasında parçalanmasından bu yana ilk motorlu iniş olacak ve son ana
kadar yumuşak iniş için motorlarını kullanarak, bir ilki başarmaya
çalışacak.
450 genç davullu zurnalı askere uğurlandı Türkçe ve Kürtçe türküler söylendi
450 genç davullu zurnalı askere uğurlandı
23 Mayıs 2008
Ramazan İMRAĞ/CİZRE (Şırnak), (DHA)
Terörle mücadelenin sürdüğü Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde silah altına
alınan 450 genç, stadyumda düzenlenen 5 bin kişinin katıldığı davullu
zurnalı törenle birliklerine uğurlandı. Kürtçe türkülerin söylendiği
törende aileler hüzünlü anlar yaşadı. Cizre Garnizon Komutanı Kurmay
Albay Erkan Varlık, gençleri tek tek öperek uğurladı.
Şırnak dağlarında PKK’lı teröristlere yönelik operasyonlar tüm
hızıyla sürürken, Cizre İlçesi’nde 88/2 tertip olarak silah altına
alınacak 450 genç için bugüne kadar görülmemiş bir tören düzenlendi.
Cizre Şehir Stadyumu’nda düzenlenen törene Kaymakam Gökhan Azcan,
Garnizon Komutanı Kurmay Albay Erkan Varlık, Cumhuriyet Başsavcısı Musa
Taşçı ile yaklaşık 5 bin kişi katıldı. Davul zurna eşliğinde halayların
çekildiği törende Türkçe ve Kürtçe türküler söylendi. Silah altına
alınan gençler arkadaşları tarafından havalara atılırken, aileler de
çocuklarından ayrılmanın hüznünü yaşadı.
ALBAY TEK TEK ÖPTÜ
Cizre Garnizon Komutanı Kurmay Albay Erkan Varlık, törene katılan
ailelere hitaben yaptığı konuşmada, Cizre ve çevresinden 450 pırıl
pırıl genci peygamber ocağı asker ocağına gönderdiklerini söyledi.
Kurmay Albay Varlık, “Onları inşallah görevleri bittikten sonra
aramızda sağ sağlim görmek istiyoruz. Siz değerli anne ve babalar, ne
mutlu size ki, iyi bir şekilde yetiştirdiğiniz biricik çocuklarınızı
askere göndermenin mutluluğunu yaşıyorsunuz. Çocuklarınızla gurur
duymalısınız ve bizler de gurur duyuyoruz. Askere giden gençlerimizin
gözlerinden öpüyorum” dedi.
Konuşmaların ardından otobüslere binen gençleri bazı aileler gözü yaşlı olarak uğurlarken, Albay Varlık gençleri tek tek öptü.
ANKARA - Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek başkanlığında toplandı.
Başbakanlık Merkez Bina'da saat 14.40'ta başlayan toplantıya, Adalet
Bakanı Mehmet Ali Şahin, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, İçişleri
Bakanı Beşir Atalay, Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Genelkurmay 2.
Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Işık
Koşaner, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ertuğrul Apakan, MGK Genel
Sekreteri Tahsin Burcuoğlu, MİT Müsteşarı Emre Taner, Emniyet Genel
Müdürü Oğuz Kağan Köksal, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala ve öteki
yetkililer katılıyor.
ŞIRNAK'TA OPERASYONLAR SÜRÜYOR
ŞIRNAK - Şırnak'ta Cudi, Kato Dağı ve Bestler Dereler bölgesinde terör örgütüne yönelik operasyonlar sürüyor.
Güvenlik güçlerince terör örgütü PKK'nın etkisiz hale getirilmesi
amacıyla Cudi, Kato Dağı ve Bestler Dereler bölgesinde bir süredir
başlatılan operasyonlar devam ediyor. Geniş kapsamlı olarak sürdürülen
operasyonlara, helikopterlerle de havadan destek veriliyor.
Bu arada, Şırnak'ta dün öğle saatlerinde başlayan Cudi Dağı'na yönelik top atışları gece boyunca devam etti.
Geçiş güzergahlarında ve operasyon bölgesinde de arama tarama faaliyetleri yürütülüyor.
VAN'DA 2 ASKER YARALANDI
Van'ın Çatak ilçesi kırsalında güvenlik güçleri ile terör örgütü PKK
üyeleri arasında çıkan çatışmada, 2 asker yaralandı, 1 terörist etkisiz
hale getirildi.
Terör örgütü PKK'ya yönelik operasyonlarını sürdüren jandarma
komutanlığı ekipleri, ilçeye bağlı Övecek köyü Bebluka mevkisinde bir
grup teröristle karşılaştı.
Terör örgütü üyelerinin, güvenlik güçlerinin ''teslim ol'' çağrısına
ateşle karşılık vermesi üzerine çıkan çatışmada, 2 asker teröristlerin
açtığı ilk ateş sırasında yaralandı. Çatışmada 1 terörist de etkisiz
hale getirildi.
Helikopterle Van Asker Hastanesine kaldırılan yaralıların tedavi altına
alındığı, teröristlerin yakalanması için bölgede kara ve hava destekli
operasyonların devam ettiği belirtildi.
Yargıtay
Başkanlar Kurulu’nun meşum muhtırasının mürekkebi kurumadan
Danıştay’dan da benzer bir açıklama geldi. Danıştay Başkanlar Kurulu
piyasalar kapandıkt...
Açlık
yayılıyor, aç insanlar başkaldırıyor. Mısır’dan, Haiti’den,
Zimbabwe’den, Kamerun’dan, Gine’den, Burkina Faso’dan, Senegal’dan,
Bangladeş’ten, Moritanya’dan, Mozambik’ten, Endonezya’dan,
Özbekistan’dan, Bolivya’dan, Guatemala’dan ayaklanma haberleri geliyor.
Haiti’de hükümet çekilmek zorunda kaldı. Diğer ülkelerde güvenlik
kuvvetlerinin sert müdahaleleri sonucu onlarca kişinin öldüğünü
bildiriyor ajanslar.
Açlık, yeni bir olgu değildir bu dünyada.
Lakin neoliberal politikalarla iyice kronikleşti. Mesela 2007
rakamlarına göre, günde 24.000 insan ölüyor açlıktan; yaklaşık her altı
kişiden biri akut açlık şartlarında yaşıyor. Dünyanın finans ve medya
beyleri, bunu bir “talihsizlik” olarak görmeye alıştırdılar “tok insanları”;
bu sayede, açlar çoğunluktayken toklar çok büyük çoğunluğu seyrediyor
on yıllardır. Ve açlar da, kâh sadakadan başka bir anlam taşımayan
sözüm ona yardımlarla, kâh baskıyla ve zulümle kontrol altında
tutuluyorlar.
Şimdi durum değişmeye başladı. Tahıl fiyatlarında
dünya çapında yaşanan hızlı artış, bir tsunami gibi çarpıyor aç ve yarı
aç insanlara; kıt kanaat geçinenlerde de korku ve paniğe yol açıyor.
Son bir yıl içinde tüm dünyada tahıl fiyatları % 80 civarında arttı;
sadece son iki ayda pirinç fiyatları % 50 oranında pahalandı. Bunun,
dünyanın yoksulları için ne anlama geldiğini görmek için, sadece şu
rakamlara bakmak yeter: Gelişmiş Batı ülkelerinde bir ailenin gıda
harcamaları için ayırmak zorunda olduğu para, bütçesinin % 10-15’i
kadarken; yoksul ülkelerde bu oran % 80-90’ı buluyor. Bu durumda olan
ülkelerin toplam nüfusunun 5 milyara yaklaştığını da unutmayalım. Gıda
fiyatlarındaki artış, açlıktan ölme tehdidini çok somut, çok yakıcı bir
biçimde hissettiriyor bu insanlara.
Bütün bu felaketlerin
temelinde, ölümcül neoliberal politikaların yattığını yıllardır
anlatmaya çalışıyor sol duyu ve vicdan sahibi insanlar. Açlığın, bazı “parlak ekonomistler” tarafından iddia edildiği gibi konjonktürel değil, yapısal bir sorun olduğu şimdi daha geniş çevrelerde kabul görüyor.
BM’ye
üye 192 ülkeden 122’sinin toplam dış borcu 2 trilyon doların üstünde.
Bu borçların faizleriyle birlikte ödenmesini sağlama görevi IMF’ye
verilmiş. IMF, bu görevini yerine getirmek için, “yapısal uyum programları”
dayatıyor borçlu ülkelere. Bu programlara göre, borçlu ülkeler şeker
kamışı, kahve, kakao gibi ihraç edebilecekleri ürünler yetiştirmek
zorundalar, ki döviz elde etsinler ve böylece borçlarını
ödeyebilsinler. Sonuçta ekilebilir alanlar ve tarımsal işgücü, bu
ülkelerdeki insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya tahsis
edilmiyor. Bu ihtiyaçları karşılamanın tek yolu kalıyor: Zengin
ülkelerden ithal etmek. Uluslararası piyasada fiyatlar böyle ani ve
hızlı artınca da, ithalat yapılamıyor, kıtlık başlıyor, açlık başlıyor.
Bunun kuraklık gibi geçici faktörlerle değil, sistemin işleyişiyle
ilgili olduğunu anlamak için ekonomist olmaya da gerek yok.
Bir
de, tarımsal ürünlerden enerji, yani biyoyakıt elde etmek diye bilinen
uygulama, bu son kıtlığın nedenleri arasında özellikle öne çıkıyor. Bu
uygulama, yoksulların beslenmesi bakımından hayatî önem taşıyan pirinç,
soya fasulyesi, mısır, keten tohumu gibi ürünleri kapsıyor. Ayrıca
hayvancılıkta yem olarak kullanılan milyonlarca ton tahıl da bu projeye
akıyor. Sadece ABD’de biyoyakıt elde etmek için geçen yıl 138 milyon
ton mısır kullanılmış; AB’yi oluşturan 27 ülkede 2020 yılına kadar
enerji ihtiyacının en az % 10’nun tarımsal ürünlerden karşılanması
planlanıyor.
Biyoyakıt projesi; dünyanın efendileri tarafından “temiz enerji”, “çevre dostu yakıt”
gibi sloganlarla küresel iklim felaketine karşı bir çare olarak
sunuluyor. Dünyada üretilen tüm enerjinin çok büyük bir kısmını tüketen
zengin ülkeler, hangi kaynaktan olursa olsun üretilecek yeni enerjileri
de tüketmek üzerine kurulu bir sosyal ve ekonomik düzene sahipler.
Büyük insanlık karşısında küçük bir azınlığı oluşturan bu efendiler,
sadece kendilerini rahatlatacak bir projeyi de bütün insanlığın
yararına diye pazarlamak istiyorlar. Üstelik iklim felaketini yaratan
da yine onların kurulu düzeni. Böyle bakınca, biyoyakıt projesinin,
gerçekte insanlığa karşı bir suçtan, yoksullara yönelik bir kıyım
planından başka hiçbir anlam taşımadığı kolayca görülebilir.
Açlık
çoğunluktadır! Sorun konjonktürel değildir; çözüm de konjonktürel
olamaz. Meselâ, Dünya Bankası Başkanı’nın, geçtiğimiz günlerde yaptığı,
bütün ülkelerin hükümetlerinin, 1 Mayıs’a kadar 500 milyon dolar acil
yardım hazırlamaları çağrısı kesinlikle bir işe yaramaz. Dünya
Bankası’nın yardım çağrıları da, IMF’nin aynı bağlamdaki panik
reçeteleri de, sadece geçici bir pansuman olabilir, ki o bile çok
şüpheli. Sadaka politikalarından, insan onuruna yaraşır bir düzen
çıkamaz; ne ulusal düzlemde ne de uluslararası çerçevede. Bunların uzun
vadeli etkisi ise, yoksulluğu kalıcı hale getirmekten başka bir şey
olamaz.
Dünya Bankası yetkililerine göre, fiyat artışları
böyle devam eder ve buna karşı acil bir önlem alınmazsa, önümüzdeki
haftalarda en az 33 ülkede “yoğun toplumsal huzursuzluklar” yaşanabilir. IMF de, aynı yönde alarm sinyalleri gönderiyor. BM Genel Sekreteri, yaşanan gelişmelerin “dünyanın güvenliği”
için bir tehdit oluştrumaya başladığını söylüyor. Evet, bu daha sadece
bir başlangıç. Ayaklanmalar, örgütlü ve planlı hareketlerin bir sonucu
da değil, çoğu kendiliğinden. Ama “açlık ordusu” bir kere harekete geçti mi, nerede duracağını kimse kestiremez. Şimdi Nazım Hikmet’in “Açlık Ordusu Yürüyor” şiirini hatırlamanın ve hatırlatmanın tam zamanıdır; üstelik 1 Mayıs da yaklaşıyor:
Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeğe doymak için
ete doymak için
kitaba doymak için
hürriyete doymak için.
Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin
yürüyor demir kapıları yırtıp kale
duvarlarını yıkarak
yürüyor ayakları kan içinde.
Açlık ordusu yürüyor
adımları gök gürültüsü
türküleri ateşten
bayrağında umut
umutların umudu bayrağında.
Ve Turgut Uyar’ın, bu yazıya başlığını veren şiiriyle bitirelim:
artık her şeyi yaşadık
ve birlikte düşündük
ve düşündük ki her şey cehennem
bir bakışta
ve cehennem
başarılmamış bir savaştır
dünyanın ortasında kullanılmamış bir su
cehennem, insanin kendi ciğeri
at sırtında taşınan ölü
kundağa girmeyen bebe
karanlıklarda açan çiçeklerin
bir insanin ölümüne dönüşü
bir insan ölümü olmaya
çünkü açlık çoğunluktadır
- işte o zaman diyorum ki –
gelişin şen olsun senin
her şey esirgesin seni
çünkü açlık çoğunluktadır
ve ezecektir gücüyle dünyayı
- ikimize bir aşk elbette yetmez
türlü şeylerin savunulduğu –
diriliğe eşitliğe tokluğa
artık ayıp olan tokluğa
çünkü açlık çoğunluktadır
Açlık.
Sessizce izlediğim chat gruplarında, teori fazlasına boğulmamış bir saptamaya rastladım : “Demokrasiye
asıl sahip çıkması gerekenler sahip çıkmayınca elbette Sağ sahip
çıkacak... Sol, demokrasiye taktik olarak bakmaya devam ettiği sürece
yeni bir Sol yaratma yeteneğini kazanamayacak.”
Bu başarısızlık, katman katman. Bir kere, (doğrudan Ergenekoncu) İP ile (Ergenekon tutuklamasına liberaller sevinecek diye hayıflanan) TKP dışında da, ulusalcılığa kayanlar var Sol çevrelerde. DİSK etrafındaki 10 Aralık
Hareketinin, kapatma dâvâsına ilişkin 18 Mart bildirisinin özeti, yargı
darbesine destek : “… [İ]ddianame tümüyle gözardı edilmesi kolay
olmayan kanıtlar içermektedir… AKP yetkililerinin belirli söylem ve uygulamaları, hukukta dinin dayanak alınmaması gereğini yansıtan lâiklik ilkesine aykırı…” Ayıp. 1 Mayıs’ta illâ Taksim inadı bunu unutturmuyor. Tersine, arada bir bağlantı mı var sorusunu akla getiriyor.
İkinci kategoride, “yekpare blok” tahlilleri (bkz bu köşede, 22 Mart ’08 “Ara nağme”si).
Nedense Solun kronik merakıdır bu : her şeyi monolitik görmek,
göstermek. Bütün emperyalistler bir; bütün gericiler bir; bütün hâkim
sınıflar bir. Türdeş bir burjuvaziye karşı türdeş bir emek kitlesi.
Kapital’in birinci cildinden maddî realiteye yükselemeyen bir
soyutlama. Büyük bir psikolojik rahatlık : Biz safız, temiziz, hiçbir
teressübat (impurity) ile malûl değiliz. Asla herhangi bir “hakim sınıf”
kesimiyle yan yana gelemeyiz, gelmemişiz. Yerimiz ezelî ve ebedî red
cepheleri. Ve türevleri : ikisine de aynı derecede karşıyız iddiası;
her iki tarafı kötüleyici sıfatlar arayışı. Kapatma dâvâsına “Tanrım, bizim suçumuz ne ?” reaksiyonu -- yani, tam bütün gücümüzle onları hedef almışken, şimdi ne vardı AKP’yi mağdur edecek ?
Ufuk Uras’ın 18 Mart tarihli demecinin son cümlesi : “AKP’yi,
onun neo liberal politikalarını ve toplumdaki muhafazakârlaşmayı,
devlet içindeki kadrolaşmayı durduracak ve geriletecek yolu,
mahkemelerde, kışlalarda değil, meydanlarda, sandıklarda alt etmenin
dilini, yolunu, yöntemini ve birliğini bulalım.” Demokrasi vurgusu güzel. Ama (1) “neo-liberal”lik, Marksizmin 19. yüzyıl kökenlerindeki “liberalizm = burjuvazi = en kötü”
saplantısından gelen, yapay bir yafta. (2) Toplumdaki muhafazakârlaşma
aslen AKP’den kaynaklanmıyor. (3) Devletteki kadrolaşmanın en korkuncu,
mevcut ulusalcı kadrolaşma. (4) Günümüzde temel süreç veya baş çelişki,
(hâlâ) AKP’yi geriletme-durdurma mücadelesi değil. Vesayetten, derin devletten, Büyük Ergenekon’dan kurtulma mücadelesi. Meseleyi “AKP’yi durdurmanın yolu” diye koyduğunuzda, ulusalcılık ile yöntem anlaşmazlığınız öne çıkıyor. “Meydanlarda, sandıklarda” demokrasi, bir mücadele tekniğine -- baştaki alıntıda olduğu gibi, bir taktiğe -- indirgeniyor. Oysa demokrasiyi işin özü saydığınız anda, asıl AKP’ye, “diktatörlüğe karşı demokrasiyi savunmanın yolu bu değildir” diye seslenmeniz gerekli.
Hele şu 1 Mayıs rezaletinden sonra, hükümeti eleştirmek çok kolay. Bunu iyi yapanlar var. En son Şahin Alpay (Zaman, 3 Mayıs) başarısızlık ve tıkanmalarının kapsamlı bir dökümünü verdi. Murat Belge, Atatürkçülüğün “ayaktakımı”nın başka “ayak”ları
dışlamasının tutarsızlığına değindi. Bir dizi başka yorumcu,
muhafazakârlığın ideolojik sınırları, savruluşu, kapatılma paniği
içinde devlete kapağı atması üzerinde duruyor. Ortak yan, bir yanlış
tercih vurgusu. AKP bir “ara güç”. Otoriter devletçiliğe kaydığında,
kendi bindiği dalı da kesiyor.
Öte yandan, Birgün gazetesinin 22 Mart tarihli Ergenekon soruşturması manşeti : “Yiyin birbirinizi”. Sözümona tahlil : “demokrat oligarklarla anti-demokrat oligarkların kapitalizm-içi mücadelesi”. Burada “oligark” sözcüğünün işlevi, “neo-liberal”
ile aynı. Oligarklık birincil, özdeşleştirici.
Demokratlık/anti-demokratlık ikincil, önemsiz. Demokrat olup olmamak
fark etmiyor, zira demokrasi gene sadece bir metod meselesi.
Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun. Salak değillermiş. Genç sosyal bilimci Doğan Gürpınar, 18 Nisan’da internette Weimar Komünistlerinin körlüğünü güzel anlatmış.
Bardakoğlu’nun Harvard konuşması
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu 23 Nisan’da Harvard’daydı. “İslâmda bir arada yaşama kültürü : Türkiye örneği”
başlıklı konuşmasına, İslâmiyete ilişkin önyargılarla başladı. Kuran’da
herhangi bir şiddet reçetesi yoktu. Tersine, İbrahimî dinlerin
devamlılığı, farklılık ve çeşitliliğin kabulü esastı. Ama maalesef
Ortadoğu’da aşırılık ve şiddet almış yürümüştü. Bu durum Müslümanları “kin ve nefret sembolleri”ne, Batı demokrasilerinin bağrında bir “güvenlik riski”ne
dönüştürüyordu. Bu, dinin siyasete âlet edilmesinin sonucuydu. Geniş
kitleler neyin din, neyin siyaset olduğunu ayırt edemiyordu. Buna karşı
“doğru din”in anlatılması gerekliydi.
Konuşmanın
ikinci ve üçüncü bölümleri, Osmanlı ve Cumhuriyet deneyimlerine
hasredilmişti. Bardakoğlu, 1453 sonrası millet sisteminin “Osmanlı toleransı”nı yansıttığını tekrarladı. Ama bu “tolerans”ın
sınırlarına, politik araçsallığına, Katolikleri dışlamasına, Şiilik ve
Aleviliği bastırmasına, sonuçta “eşitsiz ve ayırımcı bir tolerans” olduğuna hiç değinmedi. Buna karşılık, çok-mezhepli imparatorluktan ulus-devlete geçişin “zorluk ve acı”larından, Lozan’la “azınlık”ların kanun önünde eşitliğinin garanti edilmesine karşın “pratikteki ihlâl”lerden söz etmesi; “Anayasal ilkelerin, kamusal algıların da değişmesini gerektirdiği”ni vurgulaması önemliydi. Bu olumluluk, Bardakoğlu’nun dördüncü bölümde Diyanet’in pozisyonunu “şiddete, ayırımcılığa karşı ve eşitlikten, hoşgörüden yana”
diye tanımlamasına uzandı. Dergilerinin son sayısında İslâmiyetten
başka dinlere geçiş özgürlüğünü dahi savunduklarını belirten
Bardakoğlu’nun, “daha fazla özgüvenin, gayrimüslimlerin artık tehdit olarak görülmediği, daha açık bir toplumu” mümkün kılacağı saptaması, konuşmasının üst noktasıydı.
Gelelim sorunlara. Bardakoğlu Diyanet’in görevini “kendi dinimizi doğru öğrenmemizi sağlamak” diye tanımladı. Konuşmanın her zerresine sinmiş bu“doğru din” vurgusu, “bilimsel bir doğruluk”tan söz etmesine; hattâ bir yerde, sonradan düzeltse de, doğa bilimlerine özgü scientific sözcüğünü kullanmasına kadar vardı.
Bu
israr çok problemli, çünkü bütün din ve mezheplerin farklı yorumları
var. Bu, bir bilim alanı değil bir iman alanı. Tanım icabı sübjektif.
Bu yorumların herhangi birini “doğru” saymak, sadece kişinin öznel tavrını yansıtır. Örneğin Atatürkçülüğün “bâtıl [?] inançlardan arınmış bir İslâmiyet” söylemi, belirli bir tercihin “bilim”
diye takdimi demek. Belirli bir iman-yorumun güçlü, aşırı epistemolojik
özgüveni, çeşitli inanışlar alanına tek yanlı olarak uygulanırsa,
problemlerin çığ gibi büyümesi kaçınılmazdır.
40-45 dakikalık
konuşmasının bir saati aşan tartışmalarında, bunlar Prof. Bardakoğlu’na
defalarca hatırlatıldı. Tanzimat’tan beri devlet içeride başka,
dışarıda başka konuşur; bu da ülkemizin gerçekliği ile dünyaya
gösterimini birbirinden farklı kılar. Bardakoğlu son haftalarda,
cemevlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmesine Aleviliği ayrı bir din
saymak anlamına geleceği gerekçesiyle karşı çıkmış; zorunlu din
derslerini savunmayı da sürdürmüştü. Bunları söylediği anda, kendi
Sünni Müslümanlık yorumunun “doğru”larını başka inanç
sahiplerine de dayatmış; kendi öznelliğini onların öznelliği yerine
geçirmiş olmuyor muydu ? Notlarıma bakıyorum : sekiz kişi söz almış;
ben dahil beşi, döne döne bu noktayı sorgulamış.
Prof.
Bardakoğlu bütün itirazlar karşısında nazik, dikkatli, nüanslıydı. Ama
bir türlü kendi iç çelişkisini algılamadı, tutumunu değiştirmedi. Sonuçta,
laik bir Cumhuriyette Diyanet İşleri’nin sadece Sünni Müslümanlığı
gözetmek ve denetlemek (dolayısıyla temsil etmek) ile
görevlendirilmesinden kaynaklanan temel, yapısal hatâ, bir kere daha
sergilenmiş oldu.
Son bir not. ABD’deki Gülen taraftarlarının Ebru TV’si
baştan sona çekim yapmıştı. Sonra kesip biçip yayınlamışlar da. İzledim
: şaka gibi. Onca yoğun eleştiri hiç yok. Bardakoğlu gelmiş, mükemmel
bir konferans vermiş, herkes takdir etmiş. O kadar. Aman, cemaatimizin
kafası karışmasın !? Eh, bu da bir habercilik ahlâkı, gerçek anlayışı.