fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
aşikar bırakın da çalışalım BİR (  1  )    İHRACAAT DOLARINDAN
SAĞLANAN TOPLAM GELİR"kendinize âid olanı inkâr ederseniz birileri size karşı kullanır. " bila kayd u şard lobudlar_devriliyor
 
Mayıs
23
    

 

Halil Berktay
  Halil Berktay

Weimar Türkiyesi’nde ortayolculuk hayalleri

Sessizce izlediğim chat gruplarında, teori fazlasına boğulmamış bir saptamaya rastladım : “Demokrasiye asıl sahip çıkması gerekenler sahip çıkmayınca elbette Sağ sahip çıkacak... Sol, demokrasiye taktik olarak bakmaya devam ettiği sürece yeni bir Sol yaratma yeteneğini kazanamayacak.”

Bu başarısızlık, katman katman. Bir kere, (doğrudan Ergenekoncu) İP ile (Ergenekon tutuklamasına liberaller sevinecek diye hayıflanan) TKP dışında da, ulusalcılığa kayanlar var Sol çevrelerde. DİSK etrafındaki 10 Aralık Hareketinin, kapatma dâvâsına ilişkin 18 Mart bildirisinin özeti, yargı darbesine destek : “… [İ]ddianame tümüyle gözardı edilmesi kolay olmayan kanıtlar içermektedir… AKP yetkililerinin belirli söylem ve uygulamaları, hukukta dinin dayanak alınmaması gereğini yansıtan lâiklik ilkesine aykırı…” Ayıp. 1 Mayıs’ta illâ Taksim inadı bunu unutturmuyor. Tersine, arada bir bağlantı mı var sorusunu akla getiriyor.

İkinci kategoride, “yekpare blok” tahlilleri (bkz bu köşede, 22 Mart ’08 “Ara nağme”si). Nedense Solun kronik merakıdır bu : her şeyi monolitik görmek, göstermek. Bütün emperyalistler bir; bütün gericiler bir; bütün hâkim sınıflar bir. Türdeş bir burjuvaziye karşı türdeş bir emek kitlesi. Kapital’in birinci cildinden maddî realiteye yükselemeyen bir soyutlama. Büyük bir psikolojik rahatlık : Biz safız, temiziz, hiçbir teressübat (impurity) ile malûl değiliz. Asla herhangi bir “hakim sınıf” kesimiyle yan yana gelemeyiz, gelmemişiz. Yerimiz ezelî ve ebedî red cepheleri. Ve türevleri : ikisine de aynı derecede karşıyız iddiası; her iki tarafı kötüleyici sıfatlar arayışı. Kapatma dâvâsına “Tanrım, bizim suçumuz ne ?” reaksiyonu -- yani, tam bütün gücümüzle onları hedef almışken, şimdi ne vardı AKP’yi mağdur edecek ?

Ufuk Uras’ın 18 Mart tarihli demecinin son cümlesi : “AKP’yi, onun neo liberal politikalarını ve toplumdaki muhafazakârlaşmayı, devlet içindeki kadrolaşmayı durduracak ve geriletecek yolu, mahkemelerde, kışlalarda değil, meydanlarda, sandıklarda alt etmenin dilini, yolunu, yöntemini ve birliğini bulalım.” Demokrasi vurgusu güzel. Ama (1) “neo-liberal”lik, Marksizmin 19. yüzyıl kökenlerindeki “liberalizm = burjuvazi = en kötü” saplantısından gelen, yapay bir yafta. (2) Toplumdaki muhafazakârlaşma aslen AKP’den kaynaklanmıyor. (3) Devletteki kadrolaşmanın en korkuncu, mevcut ulusalcı kadrolaşma. (4) Günümüzde temel süreç veya baş çelişki, (hâlâ) AKP’yi geriletme-durdurma mücadelesi değil. Vesayetten, derin devletten, Büyük Ergenekon’dan kurtulma mücadelesi. Meseleyi “AKP’yi durdurmanın yolu” diye koyduğunuzda, ulusalcılık ile yöntem anlaşmazlığınız öne çıkıyor. “Meydanlarda, sandıklarda” demokrasi, bir mücadele tekniğine -- baştaki alıntıda olduğu gibi, bir taktiğe -- indirgeniyor. Oysa demokrasiyi işin özü saydığınız anda, asıl AKP’ye, “diktatörlüğe karşı demokrasiyi savunmanın yolu bu değildir” diye seslenmeniz gerekli.

Hele şu 1 Mayıs rezaletinden sonra, hükümeti eleştirmek çok kolay. Bunu iyi yapanlar var. En son Şahin Alpay (Zaman, 3 Mayıs) başarısızlık ve tıkanmalarının kapsamlı bir dökümünü verdi. Murat Belge, Atatürkçülüğün “ayaktakımı”nın başka “ayak”ları dışlamasının tutarsızlığına değindi. Bir dizi başka yorumcu, muhafazakârlığın ideolojik sınırları, savruluşu, kapatılma paniği içinde devlete kapağı atması üzerinde duruyor. Ortak yan, bir yanlış tercih vurgusu. AKP bir “ara güç”. Otoriter devletçiliğe kaydığında, kendi bindiği dalı da kesiyor.

Öte yandan, Birgün gazetesinin 22 Mart tarihli Ergenekon soruşturması manşeti : “Yiyin birbirinizi”. Sözümona tahlil : “demokrat oligarklarla anti-demokrat oligarkların kapitalizm-içi mücadelesi”. Burada “oligark” sözcüğünün işlevi, “neo-liberal” ile aynı. Oligarklık birincil, özdeşleştirici. Demokratlık/anti-demokratlık ikincil, önemsiz. Demokrat olup olmamak fark etmiyor, zira demokrasi gene sadece bir metod meselesi.

Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun. Salak değillermiş. Genç sosyal bilimci Doğan Gürpınar, 18 Nisan’da internette Weimar Komünistlerinin körlüğünü güzel anlatmış.



Bardakoğlu’nun Harvard konuşması

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu 23 Nisan’da Harvard’daydı. “İslâmda bir arada yaşama kültürü : Türkiye örneği” başlıklı konuşmasına, İslâmiyete ilişkin önyargılarla başladı. Kuran’da herhangi bir şiddet reçetesi yoktu. Tersine, İbrahimî dinlerin devamlılığı, farklılık ve çeşitliliğin kabulü esastı. Ama maalesef Ortadoğu’da aşırılık ve şiddet almış yürümüştü. Bu durum Müslümanları “kin ve nefret sembolleri”ne, Batı demokrasilerinin bağrında bir “güvenlik riski”ne dönüştürüyordu. Bu, dinin siyasete âlet edilmesinin sonucuydu. Geniş kitleler neyin din, neyin siyaset olduğunu ayırt edemiyordu. Buna karşı “doğru din”in anlatılması gerekliydi.

Konuşmanın ikinci ve üçüncü bölümleri, Osmanlı ve Cumhuriyet deneyimlerine hasredilmişti. Bardakoğlu, 1453 sonrası millet sisteminin “Osmanlı toleransı”nı yansıttığını tekrarladı. Ama bu “tolerans”ın sınırlarına, politik araçsallığına, Katolikleri dışlamasına, Şiilik ve Aleviliği bastırmasına, sonuçta “eşitsiz ve ayırımcı bir tolerans” olduğuna hiç değinmedi. Buna karşılık, çok-mezhepli imparatorluktan ulus-devlete geçişin “zorluk ve acı”larından, Lozan’la “azınlık”ların kanun önünde eşitliğinin garanti edilmesine karşın “pratikteki ihlâl”lerden söz etmesi; “Anayasal ilkelerin, kamusal algıların da değişmesini gerektirdiği”ni vurgulaması önemliydi. Bu olumluluk, Bardakoğlu’nun dördüncü bölümde Diyanet’in pozisyonunu “şiddete, ayırımcılığa karşı ve eşitlikten, hoşgörüden yana” diye tanımlamasına uzandı. Dergilerinin son sayısında İslâmiyetten başka dinlere geçiş özgürlüğünü dahi savunduklarını belirten Bardakoğlu’nun, “daha fazla özgüvenin, gayrimüslimlerin artık tehdit olarak görülmediği, daha açık bir toplumu” mümkün kılacağı saptaması, konuşmasının üst noktasıydı.

Gelelim sorunlara. Bardakoğlu Diyanet’in görevini “kendi dinimizi doğru öğrenmemizi sağlamak” diye tanımladı. Konuşmanın her zerresine sinmiş bu“doğru din” vurgusu, “bilimsel bir doğruluk”tan söz etmesine; hattâ bir yerde, sonradan düzeltse de, doğa bilimlerine özgü scientific sözcüğünü kullanmasına kadar vardı.

Bu israr çok problemli, çünkü bütün din ve mezheplerin farklı yorumları var. Bu, bir bilim alanı değil bir iman alanı. Tanım icabı sübjektif. Bu yorumların herhangi birini “doğru” saymak, sadece kişinin öznel tavrını yansıtır. Örneğin Atatürkçülüğün “bâtıl [?] inançlardan arınmış bir İslâmiyet” söylemi, belirli bir tercihin “bilim” diye takdimi demek. Belirli bir iman-yorumun güçlü, aşırı epistemolojik özgüveni, çeşitli inanışlar alanına tek yanlı olarak uygulanırsa, problemlerin çığ gibi büyümesi kaçınılmazdır.

40-45 dakikalık konuşmasının bir saati aşan tartışmalarında, bunlar Prof. Bardakoğlu’na defalarca hatırlatıldı. Tanzimat’tan beri devlet içeride başka, dışarıda başka konuşur; bu da ülkemizin gerçekliği ile dünyaya gösterimini birbirinden farklı kılar. Bardakoğlu son haftalarda, cemevlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmesine Aleviliği ayrı bir din saymak anlamına geleceği gerekçesiyle karşı çıkmış; zorunlu din derslerini savunmayı da sürdürmüştü. Bunları söylediği anda, kendi Sünni Müslümanlık yorumunun “doğru”larını başka inanç sahiplerine de dayatmış; kendi öznelliğini onların öznelliği yerine geçirmiş olmuyor muydu ? Notlarıma bakıyorum : sekiz kişi söz almış; ben dahil beşi, döne döne bu noktayı sorgulamış.

Prof. Bardakoğlu bütün itirazlar karşısında nazik, dikkatli, nüanslıydı. Ama bir türlü kendi iç çelişkisini algılamadı, tutumunu değiştirmedi. Sonuçta, laik bir Cumhuriyette Diyanet İşleri’nin sadece Sünni Müslümanlığı gözetmek ve denetlemek (dolayısıyla temsil etmek) ile görevlendirilmesinden kaynaklanan temel, yapısal hatâ, bir kere daha sergilenmiş oldu.

Son bir not. ABD’deki Gülen taraftarlarının Ebru TV’si baştan sona çekim yapmıştı. Sonra kesip biçip yayınlamışlar da. İzledim : şaka gibi. Onca yoğun eleştiri hiç yok. Bardakoğlu gelmiş, mükemmel bir konferans vermiş, herkes takdir etmiş. O kadar. Aman, cemaatimizin kafası karışmasın !? Eh, bu da bir habercilik ahlâkı, gerçek anlayışı.


Taraf- 8 Mayıs 2008
Taraf- 10 Mayıs 2008



"Weimar Türkiyesi’nde ortayolculuk hayalleri" 0 yorum yapılmış